Friday, December 26, 2008

Yes Man / Bay Evet


Perşembe akşamı Warner Bros’un davetlisi olarak özel bir gösterimle Jim Carrey’in 16 Ocakta Türkiye’de vizyona girecek olan filmi Yes Man’I izledik. Uzun zamandır izlediğim güzel komedi filmlerinden biriydi, tam Jim Carrey’lik bir film olan Yes Man de herşeye hayır diyen Carl’ın katıldığı bir Evet demeyi öğrenmek semineriyle hayatının değişmesi, her şeye “Yess” demesi ve akabinde başına gelen komik olaylar anlatılıyor. 104 dakika eğlenceli dakikalar geçirmek için, hayır derken bazen nasıl fırsatları kaçırdığımızı görmek için gidilmesi, izlenmesi gereken bir film. Aynı zamanda çok da etkileyici.
Bu arada siz de dikkat edin bakalım, Jim Carrey biraz yaşlanmış mı ne? :)

Monday, December 22, 2008

Body of lies/Yalanlar Üstüne

Güzel ve gerçekçi bir film..
Terörü uzaktan izlerken buluyorsunuz kendinizi, CIA in üssünde Ortadoğu'yu nasıl kontrol altında tuttuğunu görüyorsunuz, bir yerde onlara da teknolojinin yetmediğini, cep telefonlarının nasıl dinlendiğini, terörü kontrol edenlerinde sebep olup yarattığı olayları ve aşkın heryerde olduğunu...
Amerika'nın göründüğü tek sahneler, Russel Crowe'un telefonda konuştuğu sahneler, bunun dışında tüm film OrtaDoğu'da geçiyor, güzel Adana'mızın İncirlik'i bile var filmde.
Yazılacak çok şey varken film hakkında aslında hiç bir şey yok, terörün daha hangi boyutlara geleceğini hep birlikte göreceğiz, film sadece ufak bir kesit, bir CIA ajanının hayatının ufak bir kısmı...

Wednesday, December 10, 2008

30'a 3 kaldı...

Daha önce doğumgünlerimde bloguma hep şarkılarla not düşmüşüm. Sevgili arkadaşlarım da çok güzel yorumlarla süslemişler yazılarımı, ve blogumun yanlış zamanından dolayı hep postlarım 9 Aralık'ta yayınlanmışOysa benim doğum günüm 10 Aralık :) yani bugün...

Aslında belli bir süre sonra yıllar geçsede değişen pek bir şey olmuyor insanın yaşamında. Sadece bazen biraz daha fazla büyüyorsunuz, tıpkı bu yıl gibi. Hayat bana bu yıl tüm yüzünü gösterdi. Bu kızı biraz daha büyüttü ve değirmenlerde öğüttü. Üzücü hatta yıkıcı boyutta kayıplar verdi, güzel başlangıçlar sundu sonra, umutlarımı aldı, gözyaşları akıttırdı uzun uzun, büyük başarılara ve tarihe imza attırdı, özlemle başa çıkmayı öğretti ardından, güçlenmeyi gösterdi, bazen tepkisiz kalmayı, evetleri gösterdi, hayır diyebilmeyi kimi zaman...
Biliyorum gelecek yıllarda bundan çok farklı olmayacak, öğrendim bazı günlere çok büyük anlamlar yüklememek gerektiğini.. Gözyaşlarım akarken, gülmekten katılabilmeyi öğrendim...
Şimdi hayatı daha az sorguluyor, daha çok gelişine vuruyorum... Farklı tatlar deniyorum, kalamar yiyor, kabak tatlısına bayılıyorum, eskiden tutkunu olduklarımı bırakıyor, vazgeçebiliyorum bir çok şeyden, değişik kararlar alıyor, farklı yollarda yürüyorum, tad aldığım anları aklıma kazıyorum, ruhumu doyuruyor, kurallarımı hiçe sayıyorum, planlar yapıyor sonra yaptığım planların tam tersini uyguluyorum. Değişik ortamlarda değişik müzikler dinliyorum, ritmlere ayak uyduruyorum, daha çok film izliyor, herkesi dikkatle dinliyorum. Daha az ağlıyor, daha çok gülümsüyor, yine yeri geldi mi kahkahayı basıyorum. Keyifli zamanların tadını başka zamanları düşünmeden çıkartıyorum...
Ve evet, şimdide bekliyorum, bakalım bu seneme hangi anlamlar damgasını vuracak...

Saturday, December 06, 2008

Arog! Arog! Arog!

Cem Yılmaz'ın yeni filmi Arog. Ne kadar ilk güne bilet bulamayız diye düşünsekte, uzun zamandır gitmediğim Rexx'den bilet bulduk. Mısırlarımızı aldık ve herkes gibi biz de pür dikkat bekledik filmin başlamasını...
Film kurgu, prodüksiyon ve yayın açısından gerçekten müthişti. Bence Türk Sinemasında bir devrim. Anlık espriler konusunda uzman olan Cem Yılmaz, yine güldürdü tabiki ama öyle katıla katıla güldüm de diyemem. Bir kaç yerde gerçekten gülerken filmin genelinde sadece gülümsedim. Hatta bazı esprileri Recep İvedik gibi bulup sadece dudağımı kıvırdım bile diyebilirim.
Film; Komutan Logar'ın zaman makinasıyla 1 milyon yıl öncesine gönderdiği Arif'in o dönemden kurtulup, tekrar günümüze dönme çabalarını anlatıyor.
Herkes filme gelirken o kadar kurulmuşki, Cem yılmaz dururken bile katıla katıla gülüyorlardı. Gora'yı izleyen 4 milyon küsür kişinin beklentisi koşulsuz gülmekti sanki. Bence CMYLMZ esprilerinin hepsini yapmamıştı da, bir kısmını saklamıştı. Yani bunu bilinçli yapmış gibi hissettim. Filmin içerisine yerleşmiş reklamlar vardı ve bunlar hiç rahatsız etmiyordu.. En sondaki futbol sahnesi de biraz uzundu... Cem yılmaz da beni en çok rahatsız eden şey küfürdür aslında ve bu filmde hiç öyle takıldığm bir yanı olmadı.
Film tabiki gişe rekorları kıracak, pazarlama malzemeleri tabiki hepimizin evine, hayatına girecek, bunlara şüphe yok. popüler kültür de bu demek değil mi zaten...
Hatta ben bu kadar hayatımıza girecek olmasına şikayet eder oldum da, yaptığın işe bak, sanki bundan çok kopuk bişi yapıyosun diye uyarılınca sustum :)O yüzden Adidas'ın bu film için ürettiği ve vitrinlerini süslettiği ayakkabı konularına girmiyorum...
Hadi bakalım, herkese şimdiden iyi seyirler...

Friday, December 05, 2008

Anlamazdın...

sevilirken bilmedin mi
ben söylerken gülmedin mi
falımızda hasret var
ayrılık var, demedim mi?

anlamazdın anlamazdın...
kadere de inanmazdın.
hani sen acı veren,
kalpsizlerden olamazdın?

dilerim ki mutlu ol sevgilim,
ben olmasam bile hayat gülsün sana
günahım boynunda,
ağlayan bir çift göz bıraktın arkanda...

kalbim bomboş kaldı sanma,
acılar geçer zamanla.
aşka tövbe demem ben,
görürsün sevince yeniden...

Ayla Dikmen/Anlamazdın

Thursday, November 20, 2008

Bekarlara Pazarlama

Marketing Türkiye’nin bu haftaki kapak konusu, Pazarlamanın medeni hali. Tüm dünyada ve tabiki bizim ülkemizde bekar ve yalnız yaşayan bireylerde patlama yaşanıyor. Böylelikle bu da herşeyde bireyselleşmeye sebep oluyor. Gün geçtikçe mobilleşen insanlara ulaşmak çok daha kolaylaşırken system birlikte yaşamaktan çok insanların yalnız yaşamasını destekliyor. Eskiden aile yaşamında ailenin ortak karar verdiği bir ürün alınımına, şimdi tek başına karar veriliyor, böylelikle markadan vazgeçmekte daha kolay oluyor. Tabiki tek başına olanlar çok daha fazla tüketiyor, her konuda, yemek, içmek, gezmek, almak, giymek.. vs.
Peki bizim ülkemizde bekarlara pazarlamanın yeri nerede? 30’lu yaşlarda gerçekleşen evlilikler, artan boşanma ve yalnız yaşama oranları, studio daireler, rezidance’lar, loftların artması bizleri ‘geleneksel’liğimizden uzaklaştırıyor mu? Bekarlara hitap eden mobilyalar ve aksesuarlar üreten İkea ise, satışlarında bu tarz bir artış olduğunu vurgulamıyor, biz de daha çok yeni evli ve çocuklu aileler İkea’yı tercih ediyor.
Bu sürekli gelişen kitlenin ben ülkemizde çokta etkili olacağını düşünmüyorum, benim çocuğum olsa ben de ailesi yanında yetişsin isterim -babam duysa o zaman neden hala ayrı eve çıkmak istiyorsun diyecek- ama genelde herkes içinde bulunduğu aile ortamında çocuğunu yetiştirdiğini düşünürsek, gelecekte boşanmış ailelerin çocuklarının yalnız aileler kurduğunu göreceğiz. Bu da pazarlama canavarlarının daha çok tüketim için hoşuna gideceği bir durum olacak, bu kez de bunu pompalayacaklar. Böylece her birimiz için daha çok seçenek imkanı tanınırken, daha çok bencillik ön planda olacak.

Tuesday, November 18, 2008

Best Brands Türkiye

GfK nin mevcut Pazar performansı ve geleceğe yönelik psikolojik çekiciliğinin dikkate alınarak örneklem gruplarıyla 26 kategori bazında yaptığı değerlendirmeyle 2008 Best Brand’ları şu şekilde sıralanıyor;
1. Arçelik
2. Coca Cola
3. Ülker
4. Aygaz
5. Adidas
6. İstikbal
7. Ariel
8. Microsoft
9. Pınar
10. Sony

İlk 3 Marka beni hiç şaşırtmadı. Arçelik’in Türkiye’nin lider markası olduğu açık. Yalnız yapılan saha araştırmaları bana tam da güvenilir gelmiyor, hala yakın olduğunu düşündüğüm bir çalışma malesefki görmedim. Bir çok kişi, özellikle bu GfK başta olmak üzere, araştırma şirketlerine gore aldığından primlerini belki daha doyurucu araştırmalar olması daha iyi olacak.

Monday, November 17, 2008

Spor Yapıyoruz, Haydi bir - iki...


Evvet spora başlayalı bayağı zaman oldu, gerçi sen de hiçte bayağı zaman olmuş gibi bir farklılık yok diyebilirsiniz ama, olacak. Umudum var, bir de diete başlasam kesin spor vücudumda fark yaratacak ama psikolojim henüz diet yapmaya hazır değil :P
Bizim spor salonunda - Aydınoğlu Spor Center - müthiş bir ders var.
Adı Spinnig. Kondisyon bisikletlerinin yarış bisikleti formatıyla 45 dakika, kah yokuş tırmanıyoruz, kah çok hızlı pedal çevirip yokuştan iniyoruz, bir de bunu yaparken omuzlarımızı hareket ettiriyoruz. Çok eğlenceli bir o kadarda yorucu bir ders. Çok uzun zaman sonra ilk defa alnımdan şıpır şıpır ter damladı. İşte yandaki resim de bu aletin resmi. Tabi üzerindeki ben değilim.
Bir de bu hafta yoga dersine girdim. Nefes alış verişlerini düzenleyen, vücuttaki enerjinin yukarılara çıkmasını sağlayan bu derste çok başarılı olduğum söylenemez, beynimin içini kemiren çağrışımlarım dikkatimi nefesime vermemi zorlaştırsada Yoganın çok etkili bir ders olduğunu düşünüyorum. Bu resimdeki benim kemiklerim, x ray da çekilmiş.
Uzun zaman öncesinden kalan Tae-bo derslerine de giriyorum tabiki, o kadaar zevkli ki müzik eşliğinde yumruk tekme sallamak.
Kapalı yüzme havuzunda da özellikle akşamları tek başıma yüzüyorum, öyle kulvarda azimle yüzme gibi bir halim olmadığı için havuzun, sağından soluna, enine boyuna takılıyorum, Allahtan benim gittiğim saatlerde pek kimse olmuyo da, ben çok eğleniyorum.
Fitness ve Sauna deseniz bildiğiniz gibi.
Bu kez ısrarlıyım sporu hayatımdan çıkartmayacağım, sabahları daha bir dinç kalkıyorum, sırt ağrılarım azaldı, e bu kadar faydası varken, bırakmak delilik yani. Herkese tavsiye ediyorum...

Monday, November 10, 2008

Çağan Irmak, Issız Adam ve düşündürdükleri...

Çağan Irmak… Sanırım kendisine, kamerasına, kalemine, kurgusuna, yazısına,sanırım herşeyine aşığım. Hani ilk gençlik yıllarında böyle birini seçersin, fan’ı olursun ve toz kondurmazsın ya, işte aynen öyle seviyorum.
Tüm bunları düşünürken daha fragmanını ilk gördüğüm an gitmeliyim bu filme demiştim. Bunun üzerine bir de olumlu yazıları okuyunca kendimi sinemada buldum zaten. Michel Fugain’in Une Belle Historie sini fonda çalan bir film beni çekmezdi de, kimi çekerdi zaten di mi.
Bu kadar basit bir konu, bu kadar güzel mi anlatılır, bu kadar çok mu etkiler, her seyreden kendinden bir parçayı mutlaka mı bulur ve bir yönetmen izleyicisini bu kadar içine alacağından emin olup, izleyiciye ithaf ederek mi bitirir filmi... Çok güzeldi, çok güzeldi.
Film, işinde başarılı, etrafında sevilen, kalabalıklar içinde yalnız olmayan ama bir o kadar ıssız adamın, aşık olduğu kızdan yalnızlığını kaybetme korkusuyla ayrılmasını anlatıyor. Filmde herkesin mutlaka bir kere duyduğu ya da söylediği; Sen bana göre çok fazlasın, bir gün değerini anlayacak birini bulacaksın ve o gün bana teşekkür edeceksin cümlesini vurguluyor. Adamda aşık kadına ama özgürlüğüne daha fazla. Tıpkı bugün sokağa çıktığınızda karşınıza çıkacak yüzlerce adam gibi. Zaten bence bunların uzun ilişkileri olmamalı, kendileri de üzülmesinler diye. Bu bir kaçış hayattan, sorumluluktan, herşeyden... Aslında şımarıklık. Seksi, güzelliği, sohbeti, keyfi, başka başka kadınlarda arama. Aynısını bir kadında bulsa da görmeme, elindeki kadının diğer özellikleri ne kadar taşıdığı ile ilgilenmeyip, sadece bir sıfat yükleme, bu yüzden bir çok kadınla her sıfatın ayrı ayrı tadını çıkarma, sonsuzluk içinde kaybolma. Halbuki paylaşılan tüm anlar, birlikte bir tarih kurma, ortak bir oyunu inşa etmek, çok zor bu dönem insanı için. Erkek istediği herşeyi bulurken, kadının kendi kendini silikleştirmesi... Buna sebep olanda kadın tabi, çok kolay kabul etmesi, başka hırslar uğruna değerlerini yitirmesi vs.
Filmin sonunda akan gözyaşları pek çok şey için işte. Benimkilerin sebebi, neden kendimi hiç akışa bırakmadığım için mi böyle bir aşk yaşamadım, ben çok mu gelenekselciyim, erkekler hala kadınların peşinden koşmalı diye düşünüyorum, bunda da haksız mıyım içindi. Ertesinde bütün gece yatağımın üzerinde, dizlerim karnımda bu konuya kafa yordum. Neden hayat böyle diye? Oysa aşk dünyanın en güzel şeyi, birine sorumluluk hissetmek, bağlanmak, özlemek... Bunlar olmadan nasıl insani özelliklerimizi koruyacağız ki? Neden kaçıyoruz, nereye kadar kaçıcaz?
Herneyse tekrar filme dönecek olursak, (işte benim gerçeğim, dağınık dikkat, kafa karışıklığı anlarında varolana dönüp, düşünülenleri ertelemek) bu dingin ve çok güzel film, bir kaç gün daha düşünülecek, une belle historie beynimizin fonunda, tüm gün boyunca, sporda, yemekte, uykudan önce ve en önemli toplantıda bile çalmaya devam edecek, müzikleri müthiş, o 45lik denen mekan neredeyse bulunup gidilecek, uzun zamandır uğranmayan Beyoğlu sahaflarında gezilecek, okuması ertelenen Puslu Kıtalar Atlası öne alınacak, Leblon keşfedilecek ve muhtemelen sık gidilenlere eklenecek, çalma listemizde Ayla Dikmen – Anlamazdın, Semiramis Pekkan – Bana yalan söylediler dinlenecek, tarçınlı cevizli kek bir kez de içine havuç konulup denenicek...

Aaa unutmadan, bu ara Haşmet Babaoğlu'nun Sabah’taki köşesinde altyazı bölümüne taktım, oraya takıldığımdan beri, film replikleri de çok hoşuma gidiyo ve daha aklımda kalıyor. Bu filmle ilgili önemli bir kaç altyazı da şunlardı bence;

"sen dizime yattın, ben bir hikaye anlattım ve sen büyüdün"

“Ben sadece ben olmamalıyım şimdi.sanki bana baktığında kendi hayatından bi an yakalamalısın.bi hikaye olmalı.sevdiğin herkes,her şey ,o an ben olmalıyım..”

“Onu gücendirme, sakin bırakma, ömrü hayatinda Ada sana Allah'ın verdigi en büyük hediyedir"

“Karların üstündesin.donmak üzeresin ve tatlı uykuya kapılıyorsun. öldüğünün farkında değilsin.”

"Baktım yağmurlu havada, elimde kitabım bir bardak çay içemiyorum, işte o zaman dedim bu iş hayatı bana göre değil."

'Mustafa' Hakkında Herşey!

Can Dündar’ın yeni belgeseli ‘Mustafa’. Elbette en çok tartışılanı.. %90 I filmi izlememiş bir grup insasnın yorumları, forward mailleri, yazıları, üzerinden sürdürdüğü tartışmaları vs. Halbuki film Atatürk’ün doğumundan ölümüne en insani duygularını anlatıyor. Kahramanlığı, ileri görüşlüğü, modernliği üzerinde duygularını izliyoruz burda. Tedirginliğini, düşüncelerini, naifliğini görüyoruz. Hem Atatürkçülerin, (Bu Atatürkçü lafını hiç sevmem, Atatürk’ün kullanıldığı hissini veren bir kelimedir, ben Kemalist’im derim o yüzden) hem de dincilerin tek bir taraf olup Can Dündar’a yüklenmeleri gerçekten ilginç. Ya da Can Dündar’ın tüm bu insanları buluşturmuş olması ayrı bir kıvanç olsa gerek bence…
Atatürk’ü hazmedememiş, yeterince bilmeyen okumayan, Tek Adam’I duymamış, Sarı Zeybek’I izlememiş, Cumhuriyet’in ilan tarihini sorsan tek seferde cevap veremeyecek insanların tartışmaları… Özellikle Turkcell’in filmin tanıtılmasına 1 gün kala sponsorluktan çekilmesiyle başladı tüm bunlar. Sonunda Can Dündar’ın kendi tanımıyla da linç edilmesine kadar gitti. Yoksa Kemalist düşünceye ait bir beyin değil 120 dakika 120 gün Atatürk’ü kötü olarak dinlese (ki bence film çok güzel, hiç kötüleyen bir yanı yok) etkilenmez, etkilenmemeli. Hepimizin akşamları rahatlamak amacıyla içtiği bir kadeh rakı, hayatını vatan savunmasına adamış ve tüm isteklerini bunun arkasına koymuş, devrimleri düşünmüş, kurgulamış ve uygulamış bir adamı gölgeler mi?
Bizler bile stratejik bir iş yaparken, bir karar alırken saatlerce tek başımıza düşünürken, bu devrimleri yapan bir adam yalnız olmayacakta, kim olacak? Keskin kararlar almak ve onları hiç bilmeyen bir topluluğa uygulamak, kolay değil, hiç kolay değil…

Atatürk’ü tanıyanlar, yani bizler bu filmde kendimize daha yakın bir portre görüyoruz beyaz perdede. İnsana değer veren, onu yücelten bir lider portresi. Kitaplardan anlatılanlardan daha farklı, daha bizden, daha içten…

Can Dündar’ın eline sağlık. Sarı Zeybek’I çok sevmiştim, Mustafa’yı da sevdim.

Filmle ilgili çok güzel bir yazıda işte şurada.

Yeşilçam'ın takibinde...


Bu ara kendimi o ya da bu şekilde sinemada bulurken, tercihimi hep Türk filmlerinden yana yaptım. Bir İtalyan filmi olsada Ferzan Özpetek'in Mükemmel Bir Günü de Türk filmi idi bence. Filmde karısından boşanan adamın bunu hazmedememesi, karısına tecavüz etmeye kalkması ve en sonunda cinnet geçirip, kızını, dünya tatlısı oğlunu ve kendisini öldürmesi anlatılıyor. Ferzan Özpetek'in keyifli anlatımıyla, ismine kanıp, sabun köpüğü sandığımız filmde gerim gerim gerildik..
Vicdan da ise Nurgül Yeşilçay bence Altın Portakal'ı bileğinin hakkı ile almış. Kocasıyla arkadaşının birlikte olduğunu öğrenen kadın, arkadaşıyla eski günleri anarak, ikisini birbirinden uzaklaştırır. Artık birlikte takılan kadınlar adama karşı cephe alırlar, fakat adam karısını kasabadaki bir düğünde öldürür. Bunun üzerine Nurgül'de kasabadan ayrılır, payvona düşer ve onu kurtaracağını söyleyen, başka bir adamla imam nikahlı yaşamaya başlar. Adam elbette evlidir ve günün birinde bunu bırakıp ailesine döner. Hapisten çıkan Murat Han ise gelir ve Nurgül'ü bulur, tekrar birlikte olmak isteyen adamı da Nurgül öldürür. Filmleri izleyip bir de üzerine yorumlar yazınca kendimi Atilla Dorsay gibi hissettim :) Çok anlamadığım ve etkinlikler içerisinde 2 saat bağlı kalma sebebiyle en son tercih ettiğim sinema yoksa beni kendisine mi bağlıyor...

Tuesday, October 28, 2008

Bloglar tehdit altında..

İş yerinde İsviçre hostingi üzerinden bağlandığımdan, bir site İsviçre'de yasaklı değilse çok rahat girebiliyorum. Bu sebepten farkında değildim olayların, ta ki Mine Blogger'a girilmiyor yazamıyorum, senin blogunu okuyamıyorum, aylardır yazdığım yazılara ulaşamıyorum mesajları alana kadar... Sonra bir an durumun ciddi olduğunu anladım.
Meğersem Digiturk'un Lig tv yayınları yapan bloglara karşı açtığı dava sonucunda blogger.com a erişim yasağı gelmiş. Yani özetle pireye kızıp yorgan yakmışlar..
Şimdi siz bu satırları okuduğunuza göre bloglara ulaşılıyor demektir, ama sansür denilen o gereksiz olayın bu kadar içimize girmiş olması bana inanılmaz ve dayanılmaz geliyor, o halde sürekli tehdit altındayız.
Youtube a vtunnelden giren bir gençlik elbet bunu da kırmayı başaracaktır ama neden hala bu ufak hesaplar peşindeyiz hiç anlamıyorum.
Hazımsız yönetimler şimdi nereye saldıracak? Twitter'a mı, facebook'a mı?
Ya da bunlar kapanınca bizler susacak mıyız?
ASLAAA!

http://www.bloghareketgunu.com/imza/bloguma-dokunma/

Devrim Arabaları!


Müthiş bir film izledim cumartesi günü. Uzun zamandır izlediğim en iyi Türk filmlerinden biriydi. Gerek senaryosu, gerek çekim teknikleri beni 60'lı yıllara aldı götürdü. Cemal Paşanın Türk Malı otomobil yapılmasına tepki gösterenlere "Biz aslında devrimi düşüncede yapmalıymışız." cevabı, yapamazsak endişelerine 23 mühendisin lidesi olan Gündüz Bey'in "ya yaparsak.." yanıtı o kadar etkileyici ve o kadar güzeldiki. Atlas Pasajında izlediğimiz seans film oyuncuların halkla birlikte izledikleri ilk gala idi. Yanımda oturan Altan Gördüm, yönetmen Tolga Örnek ve tabiki Taner Birsel ile filmi izlemek çok ama çok keyifliydi. 130 günlük bir süreci anlatan ve 140 günde çekilen filmin İlk yarısı otomobilin teknik detaylarıyla geçtiğinden bana oldukça maskülen gelmişti ama ikinci yarısı o kadar gurur vericiydi ki, fırsatınız olursa mutlaka izlemenizi tavsiye ederim. İnanmayanlar yüzünden benzin sıkıntısıyla yolda kalan devrim aslında bugün hala yürüyor. Filmin sonunda Selçuk Yöntem'in söylediği en akılda kalanlardan aslında;
"Adı Devrim olan bir arabayı zaten yolda yürütmezlerdi..."

Friday, October 24, 2008

Kördüğüm

Öyle uzakki yerim,
Uzakları aşıyor...
Bütün özlediklerim,
Benden ayrı yaşıyor...

Ya herşeyim ya hiçim
Sorma dünya ne biçim
Bir kördüğümki içim
Çözdükçe dolanıyor...

Thursday, October 23, 2008

Mamma Mia!


İstanbul Gösteri Merkezinde gerçekleşecek Mamma Mia ya bizde gidelim, müzikal severiz biraz kanımız hareketlenir dedik ve o kadar bilet bulunamaz, yok çok gidilemez laflarına kulak asıp, iki gün sonraya biletimizi alıp, metrobüsle Yeşilköy yollarına düştük. Tabi müzikalin Autoshow fuarı ile aynı tarihlerde olması alanın felç olmasına yetmişti.
Mamma Mia benim beklediğimden daha sakin geçti, ben kendimi tutamam, arkamda izleyenlere yazık diye düşünürken, aslında o kadarda hareketli olmayan bir gösteri ile karşılaştım. Tabiki Abba şarkıları mükemmeldi, tabiki oynayanlar, söyleyenler çok başarılıydı ama bir şeyler eksikti sanki. Bir de bu gösteriyi 450 defa izleyenler falan varmış, o kadar izlemeye sanki lüzum yokmuş gibi ama bilemedim :)

Monday, October 13, 2008

Bugünlerde...

Spora başladım. Evet yeniden, içimde yükselen enerjiyi bir yerde harcamam gerekiyordu, hem de yakınımda bu kadar donanımlı bir salon olduğunun farkında değildim. Artık yeniden forma girme zamanı...
Belgin Abla evlendi :) Yekta Abi ile Belgin Ablanın düğününü yaptık geçen hafta. Ben onlar için bir anı defteri yaptım ve oturacakları masayı süsledim. Bakalım beğenecek misiniz? Belgin ablayı çok çok çok seviyorum ve örnek alıyorum, o mutluluğu çok hakediyor, umarım hep çok mutlu olur. Tabi ben yakınlarımın düğün telaşlarında neden hep düzgün fotoğraf çektirmeyi atlıyorum, bu kez de damatla hiç aynı karede değilim yaaaa...
Daha erken yatmaya, hayatımı daha düzene koymaya çalışıyorum, toparlanmaya başladı, başucumdaki kitapları düzenledim, onlar bitene kadar yeni kitap almamaya karar verdim. Yediklerime dikkat ediyorum, sağlığım için gereksiz şeyler yemiyorum...
İhmal ettiklerimin farkındayım, ama bunun sebebi kafamın yoğun olması aslında, sevmediğimden ya da istemediğimden değil, bana alınmayın diyeceğim ama burayı okumadığınızdan onu da anlamayacaksınız;
Duygu&Kağan; size gelemiyorum, çünkü hep kalabalıksınız, ayrıca ben gelmiyor oldum ama aslında size uygun günü bildirseniz, tabiki gelir, keyifle kalırım.
Sibel&Serkan&Selim Sarp; Selim Sarp'ın ikinci yaş günü olmadan gelmeye çalışıcam, çok merak ediyorum bıcırığı, sizleri de çok özledim ama bir türlü gelemedim ya, şimdi de gelmeye utanıyorum sanırım :(
Gülten Teyze; Sana gelemesemde elim hep Evren'in üzerinde. Sen merak etme bile diyeceğim ama bir gün oturup konuşmak gerek.
Yiyorum, içiyorum, geziyorum, hayat ne güzel ya, hayatı seviyorum :)

Monday, September 29, 2008

Marketingist2008


"Pazarlamaya ihtiyacı olan herkes gelecek" sloganıyla duyurulan Marketingist, bu sene tam bir fiyasko idi. 5 yıldan bu yana sürdürülen Pazarlama Araç ve Gereçleri fuarı, duyurulan konuşmacıların olmaması, bazılarının seyirci eksikliğinden iptal edilmesi, fuar alanının gereksiz boşluğu ve belkide adını aldığı Marketing Türkiye'nin artık destek vermemesi sebebiyle, gerçekten anlmasızdı. Fuar ve seminerler, bu sinyalleri geçen sene veriyordu aslında. Aynı konuşmacıların, aynı konuları anlatması, hep katılan aynı firmaların özensiz standları, pazarlamacıları sınıfta bıraktı. Olan yağmur, çamur demeden ta Tüyap'a kadar giden bizlere oldu.Seçilen tarihin hatalı olduğunun farkındaydık zaten ama yine de bizlere ve sektöre faydası oldabileceğini düşünmüştük.

Kısaca pazarlama profesyonelleri bu kez kendi kendini pazarlayamadı...

Wednesday, September 24, 2008

Blogların "Action" Günü


Geçen yıl bilmiyordum, bu yılda bir türlü kayıt olamadım ama "Blog Action Day" diye bir gün var, ve o bu yıl 15 Ekim 2008'de. Bugün kayıtlı tüm bloglar bu yılın konusu olan yoksulluk ile ilgili bir yazı yazacaklar ve isteyenler o günkü kazancını yoksullara bağışlayabilecek. Her zaman diyorum bu blog hareketi ufak bir şey değil ve buradan herkes için daha çok 'action' çıkar.

Monday, September 22, 2008

Komik hikaye


Gelen faturamın içerisinden bir not çıkmıştı, çok uzun süredir aktif olan bir sistemi tanıtıyordu, cep telefonunuza kayıtlı numaralarınızın saklanması hikayesi. Telefonunuz çalındığında ya da suya düştüğünde numaralarınızı kurtarma şansınızın olması. Ne kadar güzel değil mi, tam bunu yapmanın artık vaktidir diye düşünürken, o akşam başıma geleceklerden habersizdim aslında. İftardaki misafirlerimizi ağırlarken bir yandan mutfağı toplamaya çalışıyordum, tezgahın üzerindeki küçük tvnin üstüne bıraktığım cep telefonu çalarken titreyince kendini tezgahtaki kompostonun içinde buldu. Bu arada telefonunun çaldığını duyan ben, aa haralde bana öyle geldi, nasıl olsa yine çalar diyerek telefonu aramaktan vazgeçtim. Komposto tenceresini kaldırmak için gelen annemin aaa bu da ne diyerek vişnelerin arasında telefonu görmesiyle suyu açıp altına tutması bir oldu, şimdi kurumaya bıraktığım telefonum ve gecici kullandığım başka bir telefonum var. Zaten yenilemek istediğim telefonumu neyle değiştirmem gerektiğini hiç bilmiyorum. Iphone u mu beklemeliyim, ama ben çok özellikli bir şey istemiyorum ki, şirket dolayısıyla blackberry de kullanıyorum. Şahsi kullanım için en rahat ve fonksiyonel önerilerinizi bekliyorum...

Tuesday, September 16, 2008

İBB Trafik


İstanbul'un trafiği gün geçtikçe çekilmez bir hal alıyor. Ben ise cok uzun zamandır cep telefonuma yüklediğim belediyenin Trafik sistemini kullanıyorum. Şöyleki cebinizde ayrı bir menü olarak gözüken sisteme giriyorsunuz, burda trafik kameraları, yoğunluk haritası, seyahat süresi ve yardım seçenekleri var. Trafik kameralarından bu EDS ve MOBESE kameralarının yer aldığı yerlerden bulunduğunuz yerin trafiğini görebilirsiniz. 3 dakikada bir güncellenen resimlerden oluşan bu kameraların gösterdiği yol ile gideceğiniz istikamette aşağı yukarı ne kadar sürede varacağınızı da tahmin edebilirsiniz.
Ben en çok yoğunluk haritasını kullanıyorum. Burada kırmızı gözükenler tıkalı yol demek, yeşil yerler ise açık. Buradan gitmek istediğiniz yolun durumunu görebilir, en azından gideceğiniz yere geç kalıcam bilgisi bile verebilirsiniz.
Yardım menüsünü ise hiç kullanmadım. Seyahat süresi bölümünü de hiç çalıştıramadım. Belki çalışsaydı o da başarılı olabilirdi ama bilmediğimden yorum yapamıcam :)
Bu sistem trafiği kaldırmıyor tabi ama en azından trafikte sinirlerinizi biraz daha yatıştırabiliyor, diyosunuz ki, bu yolun dolu olduğunu biliyordum. Peki boş yol var mı? Sanırım kalmadı...

Sunday, August 31, 2008

Ayvalık ve iki film, bir konser...


İşte mühtiş bir kadın ya. kim inanır 62 yaşında olduğuna. Birbirinden güzel yepyeni şarkıları olan Aynen öle ve Flu gibiden sonra bir de Vitrin i söyledi ki, tüm bekar ve yalnız olduğu anlaşılan kızlar hep bir ağızdan bağırmaya başladı.
"kendimi sakladım görmeyiii bileeeeenleeereeeee, vitrinime değillll iklimimeeee gelenleereeeee..."
az slow söyleyip, eski yeni tüm şarkılarıyla orayı dolduran herkesin kanını kaynatan, aç karnına 2 saat oynadığımız bir 2 saat için de hazır olduğumuz bu konserin bir de sürprizi vardı kiii, Kenan Doğulu gelmiş, Ajda ile önce Yağmur Öncesi gibi de düet söylediler ki, harika.
Bir de Kenan'ın rüzgarını dinledik ikisinden. Kuruçeşme arenanın o güzel manzarası, Ajdanın müthiş performansı ile birleşinceee, yazın en güzel konserlerinden birini geçirmiş olduk.
*******
Çok uzun zaman sonra evde oturunca hadi film izleyelim dedik Mügeyle ve iki tane birbirinden güzel film izledik. Biri buram buram aşk kokan P.S: I Love You, ki İrlandalı adamların ne kadar yakışıklı olduğu bir kez daha kanıtlanmış oldu. Beyin tümöründen ölen kocasının yazdığı mektuplarla hayatını toparlayan bir kadının hayatını anlatan bu güzel aşk hikayesini bence tüm kadınlar izlemeli.
İzlediğimiz diğer film ise Persepolis idi. Film İran devrimini yaşayan bir kızın hayatını anlatıyor. Ailesinden bir çok kişiyi devlete karşı geldiklerinden kaybeden kızın ahlak polislerine, yeni rejime ve yaşananlara bakış açısını anlatan film de bizim de son günlerde yasaklanan içkilerimize sokakta gördüklerimize o kadar benzer ki, laikliğimiz için gittikçe daha çok endişe ettiğimiz şu günlerde bence ulusal kanallarda yayınlanması gereken bir film.
***********
Aşağıda göreceğiniz Yunanistan gezisinden sonra Ayvalık hasretiyle daha fazla yanıp tutuşmaya dayanamayıp kendimi Cuma akşamı otobüse attım ve evet cumartesi sabahı bizim koyda denizdeydim. Bütün gün şezlongda uyudum, dinlendim, yüzdüm, pazar sabahı da yüzdüm öyle geldim ki, insan iki günde bu kadar mı yenilenir ya, Ayvalık böyle bir yer işte :)

Sunday, August 17, 2008

Atina


Gemi gezimizin son durağı Atina olduğundan bizim için Atina da inmek, bir yandan da tatilimizin sonunun geldiğinin göstergesiydi. Atina da tura katılmayıp, kendimiz gezmeyi tercih ettik ve metroyla direk Monastrakiye gittik. Akropol bu durağa çok yakın. Tam yürüyerek yukarı çıkacaktık ki, oradaki açık treni bulduk. 6 €luk bu tren 5 saat boyunca istediğiniz kadar binmelikti, bizde mavi akbil muamelesi yapıp, onunla önce akropole çıktık.
Turistlerin Efes e nasıl hayran kaldıklarını şimdi daha çok anlıyorum. Atinanın en büyük simgesi Akropol bizim Efes'imizin 1/3 ü kadardı. İlk olimpiyat stadı, ilk anfitiyatro etkileyiciydi ama dediğim gibi ben orayı beğenen tüm turistleri Türkiye'ye davet ettim.
Yunanistanda en çok dikkatimi çeken şey ise ölüleri için yaptıkları idi. Özellikle trafik kazalarında ölenlerin öldükleri yerde yol kenarına resimde de göreceğiniz gibi bir küçük kilisecik yapmışlar, içerisine ise zeytinyağında mum koymuşlar, her ölüm yıldönümünde o mumu yakarak, ölülerini anıyorlarmış.
Trenimizle şehir turu yaptıktan sonra Yunan Beyoğlu'su Plaka'ya gittik. Beyoğlu gibi değil de daha çok turistik hediyelik eşyaların satıldığı bir yer diyeyim. Orada bizim dönerimizi Gyros adıyla yedik ve dolaştık. Sonra tekrar metro ile Pire limanına gemimize geldik.
Böylece keşifle, keyifle, eğlence ve neşeyle geçen bir haftamızda bitmiş oldu.

SanTorini


Adanın yarısından fazlasının deprem sebebiyle sular altında kalmasından dolayı yoğun kayalıklardan gemi sahiline yanaşamayınca Santorini'ye botlar ile çıkmak zorunda kaldık. Gemimizin düzenlediği Oia ve Fira köyü gezilerine katılmaya karar vermiştik ki, iyiki katılmışız, başka türlü Santorini'yi gezemezdik. Gerçi bu 50 €luk tur sadece ulaşımımıza yaradı ya, neyse.
Santorini volkanik bir ada ve volkanların buradaki hareketi hala sürmekte. Turun ilk durağı Oia köyü o meşhur Santorini manzarasının çekildiği yer. Kaldera bölgesi olarak anılan yer, gerçekten görülmeye değer. Daha sonra Fİra uçurumuna geldik ki burada limana inebilmek için ya teleferiğe, ya eşşeğe binmek ya da eşşeklerin indiği merdivenlerden yürümek gerekiyor. Biz basamaklı yolu tercih ettik ve eşşeklerle yanyana inerken, eşşekler bir yandan da çıkarken, o koku içerisinde yürümek oldukça keyifliydi :)
Santorini için söylenen bir laf varmış ki gezince doğruluğunu daha çok anladık.
"Santorini'de sudan çok şarap, evden çok şapel ve insandan çok eşşek vardır."

Adanın manzarası gerçekten paha biçilemez, fakat abartıldığı kadar değil.
Akşamüstü tekrar botlar ile gemimize döndükten sonra gemimizden Santorini de güneş batışını izledik. Santorini o taraçalı volkanik arazileri ve masmavi şapelleri ile anlarımızdaki yerini aldı.

Girit


"Hakkında yazılan onca şeye rağmen görülecek çok şeyi yok." demişti rehberimiz Girit için. Gerçekten de öyleydi. Küçük, sakin bir kasaba olan Girit bence Ayvalık'ım gibiydi. Gemiden indiğimizdan hemen limandan başlayan 7€ luk 35 dakika süren Girit Turu biraz da bu sözün haklılığını gösteriyordu. Varolan tek tarihi yerleri Knossos Sarayını görmek yerine plajı tercih edince bizler; Girit bizim için müthiş mezeleriyle, süper cafelerin olduğu yer olarak kaldı. Adanın hemen yakınındaki Aya Nikola gölünün güzel manzarası, mavi bayraklı plajları güzel deniziyle Girit, turumuzun en sessiz adasıydı.

Rodos


Rodos, Rodos, Rodos. En güzel adanın Mikanos olduğunu söyleyenler halt etmişler ve daha henüz Rodos u görmemişler. Daha limanından başlayan o tarih, kentin tüm alanlarında nasıl kokuyor size anlatamam. Oniki adanın başkenti olan, Antik Yunan'a, Osmanlılara ve İtalyanlara ev sahipliği yapan, Katolik dininin koruyucuları Şovalyeleri yıllarca yaşatan Rodos'a hayran olmamak mümkün değil.
Gemimizin düzenlediği 50 €luk tur ile ilk olarak Lindos da başladı Rodos turumuz. Lindos; Antik Yunan akropolü ile kalan ve daha sonra şovalyelere kale olan, adanın diğer ucundaki antik bir kent. En tepesine tırmanmak biraz zor olsada tepede izleyeceğiniz manzara için çıkılmaya değer. Lİndos^'un tepeden izlenen o koyları kesinlikle koy koy gezeceğiniz bir tekne gezisi için ideal. Turizmin aşırı geliştiği adanın merkezinde sur içinde kalan yerde Osmanlı'dan kalma Süleymaniye Cami ve şövalyelerin kilisesi yanyana.Şövalyeler sokağında ise hangi ülkeden geldilerse ayrıca toplandıkları yerler yine bu eski Rodos içerisinde.
Öğleden sonramızı da plaja ayırdıkki, çok doğru bir karar vermişiz, Elli Plajı çakıl taşlarından oluşan kumsalı, masmavi deniziyle o kadar şahaneydi ki zorla çıktık sudan.
Rodos'un eski şehrini tekrar gezdikten sonra Mandraki limanındaki 3 değirmeni gördük ve gemilerin demirlediği liman kenarındaki kum plajda da bol bol yüzdük. Türk-Yunan ayrımının Osmanlı da nasıl birleştiğini en güzel anlatan ada olan Rodos'u bir daha daha uzun tatil ize tekrar ziyaret edeceğim.

Patnos


Bu sempatik Yunan Köyü en sevdiğim filmlerden biri olan 'yüzbaşı Corelli'nin Mandoli' filminin çekildiği yere çok benziyordu. Kendimi Penelope Cruz gibi hissettim, Hatişte Nicolas Cage di sanki :)1.40 € dan bindiğimiz otobüslerle adanın en yüksek yeri olan Saint John Manastırına çıktık. Tipik katolik kiliselerine benzeyen bu manastırda freskler deki ihtişam görülmeye değerdi. Daha sonra Manastırın yer aldığı Hora tepesinden geminin bulunduğu Skala limanına 4.5 km lik bir patika yoldan yürüyerek indik. İnerken sonradan kiliseye çevrilen Apocalipt (adı böyleydi sanırım tam hatırlayamadım) mağarasını gezdikten sonra Cafe ve hediyelik eşyalarının olduğu merkeze indik. Patnos'un meşhur frappesinin tadına baktıktan sonra bu küçük adaya hayran kalarak oradan ayrıldık.

Mikanos


Dışarıdan bakıldığında Bodrum ile Bozcaada karışımı gibi gözüken Mikanosu ilk düşündüğümde bu kadar çorak olduğunu düşünmemiştim. Mikanos, Apollo ile Artemis'in doğum yeri olan Delos adasına çok yakın. 1950lerde ilk önce hipilerin keşfettiği sonrasında turistlerin gelmeye başladığı Kyladik adalar grubuna bağlı bir Yunan Adası olan Mikanos da gemiler Turlos limanına yanaşıyor. Turlos'dan ada merkezine gitmek için gemide satılan otobüs biletlerinden aldık ve adanın merkezinde de rehberlerimizin düzenlediği bir yürüyüş turuna katıldık.Bu turda osmanlılara karşı ilk direnişi yapan Bayan Martanın heykelini, Ordadoks kiliselerini ve tabiki değirmenleri gördük. Adanın maskotu olan artık yaşamayan ama yerine Atina hayvanat bahçesinden getirilen pelikanlar olan Petros'la da tanıştık tabiki. Adanın hem yakın yerlerinde hem de merkezinde olan bu değirmenler eskiden diğer adalar içinde buğday öğütüyormuş. Adanın merkezinde Küçük Venedik (Little Venice) olarak adlandırılan gün batımının da şahane izlendiği bir yer varki, sırf bunun için Mikanos'a gitmeye değer diyebilirim.
Günün devamında gidişi biraz eziyetli olsada (kalabalık ve gidiş yolu sebebiyle) Paradise Beach e gittik. Adadaki bazı hippiler burada denize girerken mayo giymeyi reddediyor(muş), ben giymeyeni görmedim ama aşağıdaki eğlencenin yaşandığı Mikanos'un pek bana göre olmadığını anladım :) Mikanos hem çok güzel kadınların hem de çok yakışıklı erkeklerin bir arada olduğu bir ada. hiç mi çirkin olmaz, ben görmedim diyebilirim. Herkesin birbirine "Where are you from?" diye sorduğu ,24 saat uyumayan Mikanos da insanlar birbirleriyle tanışıp, gündüzün gecenin tadını çıkartıyorlar.

Cristal Gemisi ile 6 gece/7 gün


Turu satın almaya o kadar son dakika karar verdik ki, biraz daha geç kalsak daha önceki yaşadıklarımız gibi gemiyi bile kaçırabilirdik yine.
18:00 de kalkacağı duyrulan Cristal gemisi için biraz erken saatte 12:00 de iskeledeydik. Pasaport işlemleri sebebiyle gemiye erken aldıklarından ufak bir gemi turu sonrasında da vaktimiz olduğundan çıkıp ufak bir Kabataş turu yaptık. Atina'dan geç kalktığı için İstanbul'dan da geç kalkan gemi, akşam yemeği ertesinde Salı Pazarı limanından ayrılırken, arkasında bıraktığı köprü, galata ve kız kuleleri o kadar büyüleyiycidi ki, bu şehre aşık olduğuma bir kez daha karar verdim. İStanbul manzarasına dalıp, göz yaşlarımı tutamazken ben, 7 gün sürecek bu keyifli yolculuğa başlamıştık aslında. Bu tatili araştırırken sitelerinde ayrıntılı bilgi veren Haluk Abi ve Bay Punto ya çok çok teşekkür ederim. Gemide rehber kadar ben de bilgiliydim. Gemi çok keyifli bir yüzen otel aslında. Duty Freesinden Casinosuna, diskosundan show center ına kadar hiç sıkılmadan vakit geçireceğiniz bir eğlence mekanı. Başta sallar mı, midem bulanır mı diye düşünüyorum ama ortam, küçük artçı sarsıntıların yaşandığı bir ev gibiydi aslında.
Gemide her akşam bir eğlence vardı ki, bunlardan ilki Newyork to Paris idi. Sonra bir akşam Yunan gecesi yapıp, Oopaah nidaları ile coştuk ve en son gecesi Latin Danslarında sahnede yerimizi aldık.
Gemideki tek eksiklik havuzdu aslında mevcut havuz çok küçük ve cafenin yanında olduğundan pek kimse girmiyor, neticede 900 yolcusu olan geminin 400 kişilikte bir crew u var.
Çok tatlı bir Kıbrıslı aileyle tanıştık gemide ve tabiki Metin abi ile sevgili eşiyle. Bu çekirdek kadro bize bir hfta boyunca yetti de arttı.
Cristal'e binerseniz sabahları mutlaka pankek ile çilek reçeli yiyin, tadı damağımızda kalan çilek reçelini 7 gün boyunca doymadan yedik biz :))

Monday, August 11, 2008

'Buzlu Çay' sensiz içilmez ki :(


Bir yıldır yakalandığı kötü hastalıkla mücadele eden canım arkadaşım Beyzah'ı kaybettik.
Çok üzgünüm :(

Friday, August 01, 2008

Harbiye Açık Hava Tiyatrosu Yenilenmişşş!

Belediyenin kocaman kocaman afişlerle duyurduğu yenilendi yazılarını görmüşsünüzdür. 61 yıldır yenilenmemişte, şimdiki belediye yapmış da... vs.
Peki ben gittim neden bir yenilik, bir farklılık göremedim. koltuklar bir kaç yıl önce yapılıştı zaten. Tek fark büfelerin işletmesinin değişmesi mi? Tuvalete gitmedm ama bu yenilenmeyle oranın da paralı olduğu söyleniyor. Zaten Harbiye vadisindeki çalışmalar sebebiyle Açıkhavaya giriş sorunlu. Bu ne yeniliği hiç bir şey anlamadım. Yarın bu kez Candan Erçetin'deyim. Tekrar bakacağım, bir farklılık var mı diye. Bu herkesin dikkatini çekmiş olmalı ki, 27 Temmuz Hürriyet Pazar daki yazısında Kültürazzi de bundn bahsetmişti. Ee peki bunda gerçekten değişiklik yoksa belediyenin her astığı afişteki icraatları yalan mı?
Ben hepsini kontrol edemem ki, lütfen sayın belediyem, bizim de işimiz gücümüz var, ne yapıyosanız onu yazın, gönülden inanalımmm...

Thursday, July 24, 2008

Düğünler ve ilişkiler üzerine...

Beni tanıyanlar bilir, son 3 yıldır yaz aylarımın tamamında yakınlarımın düğünlerine gitmekle geçiyor günlerim. Bir de hepsi farklı farklı gruplar ya da ailemden yakınlarım oldukları için düğünlerin hepsinde başrolde olmak durumunda kaldım. (Yani dans etmeyi, halay çekmeyi sevdiğimden, organizasyon işine meraklı olduğumdan değil...) Burada sürekli ön planda tuttuğumuz elbise çeşitlerinden, makyaj, saç ya da çanta ayakkabı ayrıntılarından bahsedecek değilim. Daha çok aklıma takılan bir konuyu paylaşacağım.
Son zamanlarda çevremde hep kızın zorlamasıyla ay da can sıkıntısından evlenen erkekler, çocuk yapmak için evlenen kadınlar, ailelerin onaylamadığı evlilikler.. var. Ya da kızların gerek aile gerek toplum baskısından evde kalmamak(!) için bir an önce evlenme isteği. Tamam bizler kuruluyoruz, 15 yaşından itibaren ilk hedefimizin iyi bir eş olmak üzere hazırlanmak oluyor ama erkekler için bu 35te bile zor kabul ediliyor. Bu yazıyı yazmaya, geçen düğünde damadın kız kardeşinin "artık çok geç di mi?" demesiyle ya da çok yakın bir arkadaşımın 3 gün kala iptal olan nikahından sonra karar verdim aslında.
Herşey bu kadar kolay mı, evlenelim sonra deneyelim bakalım olmadı, ayrılırız mı? Öle bayıla yapılan evlilikler sadece 20li yaşların başında oluyo da onların sonu da 20li yaşların ortalarında mı oluyor? Aşk bu kadar sonraya mı kaldı hayatta anlamıyorum. Tabiki aşkla evlenen ilişkilerde var ama onlarda ya çok uzun süreli birliktelikler ya da böle şans ama bu yazıyı genele yazdım tabi.
Stratejiler üzerine kurulu ilişkiler hep böyle mi oluyo, yazık değil mi öncelikle ailelere. Şimdi kimse boşanmak için evlenmez diceksiniz ama gözgöre göre istemeyerek evlenilir mi?
tabi böyle davulun sesi uzaktan hoş aslında çünkü bir de düğün öncesi stresi var benim tüm bu gördüklerime sebep olabilecek ama yine de ne bileyim, tatsızmış gibi tüm ilişkiler sanki. Buna da çok şaşmamak lazım, mevsimler gibi, meyve sebze gibi, ilişkilerde tatsız işte.

Sunday, July 20, 2008

Sezen Aksu denince akla gelen şarkılar...

Çok uzun zamandır tekrar gitmek istiyordum Sezen Aksu'nun Harbiye Açıkhavadaki konserine. O büyülü atmosferde o küçük dev kadını dinlemek, çıktığınızda damakta bıraktığı tadla tarif edilemezdi. Her yaz başı evet bu yıl tekrar gitmeliyim diyodumda bu yıl gitmeliyimden çok bilet alarak kesinleştirdim gidişimi. Bir de Akdoğan Özkan'ın, "İstanbul'da ölmeden önce yapmanız gereken 101 şey" isimli kitabında 51. maddede demez mi, Sezen'i AçıkhavaDa dinlemek diye. Hemen aldım Hatişi de, güzel bir akşam yemeğinden sonra tam bir yaz akşamına yakışır şekilde bulduk kendimizi Açıkhavada.
Kalabalık orkestrasıyla Git'lerden, Geri Dön'lerden, gözyaşlarımızla başlattığı geceyi, keyifli sohbeti ve hareketli şarkıları ile sonlandırdı. Hani anlatılmaz yaşanır derler ya işte o gece tam da öyleydi. Bu yıl 3 akşam daha Harbiye'de olacak Sezen Aksu, kaçırmayın bence. Yoksa sonrasında gelecek yıla kadar çok beklersiniz, söylemedi demeyin.

Thursday, July 17, 2008

Kenar Süsü

Kenar süsü oldum hayatında
Yani olmasam da olurdu..
Kaza süsü de verirdin vefatıma,
Yokluğum boşluk yaratmazdı..
Seni aramamam, sormamam, bakmadan uzaklaşmam eminim çok hora geçti
Hurdaya çıktı içim fark ettin mi hiçe döndüm
Çürüye çürüye tükendim
Rezil ettim kendimi
Dağıttım
İçtim
Düştüm
Ona buna ağladım
İçimden döküldün
Gülmeyi unuttum
Kendimi dinlemekten
Hastalık hastası oldum senin yüzünden…

Wednesday, July 16, 2008

Gümüşyaka Köprüsü

Cumartesi yola çıkarken aslında bu kadar uzun süreceğini hiç düşünmemiştim. Bu kadar uzun süreceğini bilseydim gider miydimmm, ona da emin değilim. Silivri taraflarını hiç bilmediğim ve deniz kum düşüncesi sıcak gelince attım kendimi yollara. Üsküdar – Beşiktaş; Beşiktaş – Kabataş; Kabataş – Zeytinburnu; Zeytinburnu – Avcılar; Avcılar – Silivri; Silivri – Gümüşyaka..
istikametinde geçen yolculuk sonunda Gözde’lerle buluştuğumda artık yorgun ve bitkindim. Allahtan akşam yaptıkları mangalla karnımı doyurdularda biraz kendime geldim.
Haluk Levent’in Gümüşyaka Köprüsünü, ezberledim türküsünün de geçen Gümüşyaka’nın burası mı değil mi olduğu konusunda da oldukça kararsız kaldığımdan şarkıyı söylerken de tedirgindim.
Gümüşyaka küçük bir panayırı andıran sahil kenarı, denizi, kumu ile İstanbul’a yakın bir sayfiye yeri aslında ve benim gibi yakın bir yerlerde denize girebilmek için çaba sarfediyorsanız mutlaka uğrayın.

Tuesday, July 01, 2008

Kısa kısa

Konular tatsız olunca kısa kısa yazmak istedim, son günlerde neler mi yapıyorum?

Yakalandığı amansız hastalıkla mücadele eden Nermin Teyzem, bizi bırakıp, gitti.. Onu çok seviyorum çok. Aslında hayatın ne kadar garip, tartışmasız ve sonu olduğunu gösteren büyük hatırlatmaydı onun bize yaşattıkları, papatyalarla, güllerle gönderdiğimiz Nermin Teyzem, nur içinde yatsın. Elbette çok özleyeceğiz.

*******

Yeniden yalnız olmaya alışıyorum. Yalnızlığın tadını alınca biz olmak, biz olduktan sonra tekrar yalnız olmak zor oluyor, ama insan nelere alışmıyor ki...

*******

Diğer yandan hayat devam ediyor...

Tatile daha çok var, insan sanırım yılın ortası gelince daha fazla ihtiyaç duyuyor ufak bir araya. Yıl boyunca sanki o ara hiç gelmicek gibi, tüm koşuşturmalar, çalışmalar. Bu sene böyle bir Spa Center'da tatil yapmak istiyorum aslında ama Hatişş sakın duymasın :)

*******

Kalan son kişilerde bu yıl evleniyo sanırım, yine çevremde bir düğün hareketliliği. Bir müsade edinde bir haftasonu sakin geçsin di mi :)

Wednesday, June 18, 2008

İş Seyahatleri


İş seyahatlerim sebebiyle, çok otel dolaştım bu yıl. Bazı yerlere bir kaç kere gittim, bazılarında birden fazla gün kaldım. Nerelere gittim? Adana, Bursa, İzmir, Antalya, Trabzon, Konya, Kayseri, Mersin, Ankara.. Hatta bir de fuar dolayısıyla Milano sıkıştırdım bu yoğunluğun arasına.
Şimdi gittiğim bu şehirlerde kaldığım otellerden bir En'ler listesi çıkardım ki, iş için seyahat edeceklere, organizasyon düzenleyeceklere rehber olsun diye. Genelde iş sebebiyle kalınacağını düşündüğüm bu otellere gitmeden ya da şehirleri ziyaret etmeden belki yardımcı olur size...

En Organize: Almira/Bursa
En Misafirperver: Dedeman/Konya
En Rahat: Shareton/Ankara
En Şık: Dedeman/Konya
En Güzel Manzara: Hilton/Mersin, Hilton/Adana, Shareton/Antalya
En Büyük Toplantı Salonu: Cevahir/İstanbul
En Düzensiz: Hilton/Kayseri
En Şehir içi: Grand Zorlu/Trabzon
En Paylaşımcı: Crowne Plaza/Malpensa, Milano (Çünkü iki kişi kaldık :))
En Lezzetli Yemek: Cevahir/ İstanbul
En Güzel Uyku: Dedeman/ Konya
En Kullanışsız Businnes Center: Hilton/Kayseri
En Güleryüzlü banquet ekibi: Cevahir/İstanbul
En Kalabalık: Cevahir/ İstanbul (700 kişi ağırladık)
En Sakin: Almira /Bursa (50 kişilik mimar yemeği)

Bu şehilere gitmişken, Konya'da Mevlana Pide, Bursa'da İskender, Kayseri'de Mantı, İzmir'de balık, Trabzon'da pide, Mersin'de Tantuni, Adana'da Kebap, Milano'da makarna, Antalya'da balık yemeden gelmeyin :)

Monday, May 19, 2008

2. yıl


İki yıl önce bugün başlamıştım blog yazmaya. Ziyaretçilerim, yorumcularım, ve siz sevdiklerimle koskoca iki yılı devirdik. Siz okudukça ben konuştum, konuşacak çok şeyim olmaya devam edince, siz okudunuz.

Herkese çok teşekkür ederim.

Wednesday, May 07, 2008

MEVLANA "Hamdım, piştim, yandım..."

Bütün ömrünü şu 3 kelimeyle özetler Mevlana,
Hamdım.. Piştim.. Yandım..

Mevlana. Aşkın Dansı.
Bu filmi aslında vizyona girdiği ilk hafta izledim ama yazmaya bir türlü fırsat olmadı. Mevlana’nın babasıyla sonra da Şems-I Tebriz olan görüşmelerini anlatan, hakkında bilgiler veren çok güzel bir belgesel bence.Hatta kısa film haline getirilip, daha fazla yayınlanmalı ve dünyaya yayılmalı. Film de Mevlana’yı oynayan ve 7.kuşaktan torunu olan Sinan Tuzcu oldukça başarılı bence.

Bu sene Mevlana Müzesine gittim ben Mart ayında. Yoğunluk sebebiyle yazamadım ama kesinlikle çok etkilendim o havadan. Bence Konya Şehri Mevlana’ya sahip olmasıyla kendini daha yukarılara pazarlamalı. Mevlana ile ilgilenmeye ve okumaya başladıktan sonra kesinlikle olgunlaştığıma ve bilgeleştiğime inanıyorum.

Sevgili Emre’nin bir önceki Mevlana yazıma yazdığı yorumu burada paylaşarak sözlerime son veriyorum, film de bu metnin bir de seslendirilmiş hali varki; bence izlemek lazım, dinlemek lazım, anlamak lazım…


Duydum ki Bizi Bırakmaya Azmediyorsun Etme

Duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun etme
Başka bir yar başka bir dosta meylediyorsun etme
Sen yadeller dünyasında ne arıyorsun yabancı
Hangi hasta gönüllüyü kasdediyorsun etme
Çalma bizi bizden bizi gitme o ellere doğru
Çalınmış başkalarına nazar ediyorsun etme
Ey ay felek harab olmuş alt üst olmuş senin için
Bizi öyle harab öyle alt üst ediyorsun etme
Ey makamı var ve yokun üzerinde olan kişi
Sen varlık sahasını öyle terk ediyorsun etme
Sen yüz çevirecek olsan ay kapkara olur gamdan
Ayın da evini yıkmayı kastediyorsun etme
Bizim dudağımız kurur sen kuruyacak olsan
Gözlerimizi öyle yaş dolu ediyorsun etme
Aşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer
Aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun etme
Ey cennetin cehennemin elinde olduğu kişi
Bize cenneti öyle cehennem ediyorsun etme
Şekerliğinin içinde zehir zarar vermez bize
O zehiri o şekerle sen bir ediyorsun etme
Bizi sevindiriyorsun huzurumuz kaçar öyle
Huzurumu bozuyorsun sen mavediyorsun etme
Harama bulaşan gözüm güzelliğinin hırsızı
Ey hırsızlığa da değen hırsızlık ediyorsun etme
İsyan et ey arkadaşım söz söyleyecek an değil
aşkın baygınlığıyla ne meşk ediyorsun etme
Mevlana Celaleddin Rumi

Wednesday, April 23, 2008

Milano'da, İtalya'da...

Tüm sektörün orada toplanacağını bildiğimiz için aslında her karşılaştığımız kişi biliyordu İtalya'ya gideceğimizi. Sektörün, mobilya dünyasının ve en önemlisi tasarımın en yoğun günlerinde Milano'daydık. İlk günü kendimize ve dolayısıyla Milano'yu fethetmeye adadık aslında. Yanda görünen kilisenin (Domo) resmi de o gün çekildi. Önce Milano'nun tarih kokan sokaklarındaki bir kafede risotto ve makarna yedik, sonra dünyaca ünlü markaların (Armani, Gucci, Prada, Bulgari..) büyük mağazalarını gezdik. Bir kentin bu kadar tarihle içiçe olması bir yerde ağır geldi aslında bana :) O gün otele yorgun argın düştük aslında ama fuar heyecanı yine de enerjimizi kaybettirmedi. Ertesi sabah bayrama hazırlanan çocuklar gibi hazırlandık fuara. Önce İtalyadaki markamızın kendi standına gittik. Yine cool bir tasarımla yeni ürünlerimizi ve sevdiğimiz dostlarımızı gördük. Ondan sonra mutfak salonu senin, banyo salonu benim dolaşmaya başladık. Saat 17:00 de bir gün öncesinin de yorgunluğuyla topuklu ayakkabılarım artık ağır geldi ve düz ayakkabılara geçtim.
O akşam İstanbuldan çok sevdiğimiz bir yetkili satıcımızın davetiyle adı Osteria olan bir restauranta gittik. Bu arada ilk gün orjinal Papermoon da akşam yemeği yediğimizi söylemeyi atladım sanırım :) Osteria deniz ürünleri yapan bir restaurant. Ahtapottan midyeye; deniz kestanesinden ıstakoza, istiridyeden yengeçe kadar yani denizden çıkan her ne varsa o gece masamızdaydı. Deniz ürünlerinden pekte haz etmeyen bana uygun bir sofra olmasada, kırmamak adına çatalın ucuyla herşeye dokunup, şarap, ekmekle geceyi bitirdim. Gecenin en güzel anı benim gibi likör delisi birine sunulan limonçello idi. Limonçello ertesinde bir de grappa içtim ki o gece keyifle uyuyacağıma emindim artık. Ertesi gün bizim için fuarın son günü idi. Her biri Tüyap'ın 3 salonu büyüklüğünde toplam 28 salondan oluşan fuarın, biz 2 günde sadece 5 salonunu gezebildik. Gezdiğimiz salonlarında hakkını verdik. Fuarlarda hala katalog toplayanları gördükçe düşündüm de internet bizlerin bu sorununu çözemiyor mu hala?
Son gece, bir gece önceki alkolün, fuarın ve gezmenin etkisiyle otelde olmayı tercih ettik. Kaldığımız Crowne Plaza/Malpensa otel, oldukça temiz ve sade bir oteldi. Orada yediğimiz lezzetli tagliateden sonra odada yaptığımız sohbetle geceyi sonlandırdık.
Son gün dönüş günüydü, Milanodan kalabalık bir kafileyi de uçağımızla gelirken getirdik. Ve Milano'dan bize sektörün trendleri, güzel akşam yemekleri ve Domo'da geçirdiğimiz saatler kaldı.