Wednesday, March 28, 2007

Google Bize Logo Yapsana!

Google'ın ülkelerin önemli günlerine göre logosunu değiştirdiği ve neden bizi fark etmediğini düşündüğüm olurdu, taki bu projeyi görüp tabi ya bizler bişi yapmalıyız ki onlar da bize logo yapmalılar diyene kadar. Özgür Alaz (ki kendisi Google Earth te cv hazırlayan ilk kişi olarak gazetelere çıktı) ve arkadaşlarının hazırladıkları Google Bize Logo Yapsana sitesi düşünmenin ve söylemenin ötesine geçmiş..

Site logo olana kadar tıklanmayı ve destek verilmeyi hak ediyor. Tebrikler arkadaşlar...

29 Ekim'de olsa ne kadar güzel olur di mi?

Sunday, March 18, 2007

Eyvah Aklım Karıştı ve Mavi Gözlü Dev

Çember.net'e üye iki oyuncunun duyurusuyla katıldığımız "Eyvah Aklım Karıştı" isimli oyun gerçekten çok keyifliydi. O akşam Şişli Kültür Merkezinde sergilenen oyunun başka bir anlamı daha vardı. Oyun 2 ay önce Lösemi nedeniyle aralarından ayrılan arkadaşları Erdinç Gökdağ'a ithaf edilmişti. Kız arkadaşından ayrılan ve sebebini hayatta arayan genç bir adamın kendini bulma çabalarını anlatan oyun, eğlenceli olmasının yanı sıra bazı replikleriyle de düşündürücüydü.

Dün akşam da Mavi Gözlü Dev'i izledim. Biket İlhan'ın şahane yönetiminde ve okuduklarımızla benzeştirdiğimiz Yetkin Dikincilerin oyunuyla Mavi Gözlü Dev gerçekten karşımızdaydı. Şiirleriyle süslenen filmi gerçekten görmenizi tavsiye ederim.

"Dört nala gelip uzak Asya'dan
Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
Bu memleket bizim

Bilekler kan içinde
Dişler kenetli
Ayaklar çıplak
Ve ipek bir halıya benzeyen toprak
Bu cehennem, bu cennet bizim

Kapansın el kapıları
Bir daha açılmasın
Yok edin insanın insana kulluğunu
Bu davet bizim

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine
Bu hasret bizim"

Friday, March 16, 2007

Unesco 2007 Mevlana Yılı

Unesco, 2007 yılının Mevlananın doğumunun 800. yıldönümü olması sebebiyle Mevlana yılı ilan etmiş. Çokta iyi etmiş.. Bunu öğrendikten sonra blogumda her ay bir tane Mevlana sözüne yer vermeye karar verdim ki çok sağolsun değerli arkadaşlarım yorumlarına diğer güzel sözlerini ekleyerek zenginlik kattılar.
Tabiki firmalar bu konuyu pazarlama stratejilerine hemen yerleştirdiler. İBB bile 'gel, her ne olursan ol, yine gel' sözünü geçitlere astığından beri, bunun reklam amaçlı kullanılıyor olması rahatsız ediyor beni. (Belki de belediyeye karşı olan bakış açımdan kaynaklanıyor, bilemiyorum ama objektif olmak zorunda da değilim ki, di mi? :)) Ne kadar reklama malzeme edilmesinden rahatsız olsam da o yazıların her birinde mutlu oluyorum, çünkü bu daha çok insanın Mevlana'yı tanıması demek, daha çok kişinin bilmesi ve onun sonsuz hoşgörüsünden alabilecek tüm insanların alması demek.
Bugün herhangi bir kitapçıya girdiğinizde en çok satanların yanında Mevlana kitap standlarını görebilirsiniz. Gazeteyi açtığınızda Mevlana'nın bir sözünün geçtiği ilanı, yapılan etkinlikleri görebilirsiniz. Bu yazıyı yazmama bugünkü Hürriyet Gazetesinde yayınlanan Favori Altın'ın ilanı sebep oldu zaten. Mevlana yılına özel bir koleksiyon hazırlayan Favori böylelikle hedeflenen bu yılın unutulmaz kalınmasını sağlamaya çalışıyor. Hedef kitlesinde kimler var bilmiyorum ama ben inancın insanın kendi içinde olmasına inandığım için yüzükte ya da kolye de Mevlevi figürü görmek istemiyorum. Önemli olan bu olguyu özümsemek ve onu hayatına katarak, bakış açını değiştirmek. Bu yüzden belki de öğrenilmesine sevindiğim halde her yerde kullanılmasından rahatsızlık duyuyorum.
Aynı gazetenin bir arka sayfasında ise Kültür Bakanlığı, Library of Congress ve Koç Holding iş birliğiyle Washington DC de düzenlenen Mevlana etkinliğinden bahsediyordu. Bu çok hoşuma gitti, bizim ne kadar hoşgörülü bir ülke olduğumuzu herkesin duyacak olması gururumu okşadı. Koç Holding sponsorluğunda (bence çok doğru bir karar) Smithsonian Vakfıyla düzenlenecek etkinliklere yıl boyu devam edilecekmiş.

Madem bu kadar bahsettim bu ayki Mevlana sözüm Favori Altın'ın ilanından gelsin.

"Altın ne oluyor, can ne oluyor,
İnci, mercan da nedir?
Bir sevgiliye harcanmadıktan
Bir sevgiliye feda edilmedikten sonra..."


Mevlana'nın ben de ilk çağrıştırdığı şey Huzur. Hangi kanaldan olursa olsun ulaşılan tüm insanların bu huzurdan yakalaması dileğiyle...

Sunday, March 11, 2007

WOMM NOTLARIM

İstemenin gücüne inanarak gitmeyi çok istediğim WOMM konferansına katıldım. Sevgili Alper’in sayesinde burdan kendisine tekrar çok teşekkür ediyorum.

Mediacat’in düzenlediği Womm Konferansında ilk olarak George Silvermann sahne aldı. Evet sahne aldı diyorum çünkü kendisi once bir kaç ufak illüzyon gösterisinden sonra bizlere Wom u anlattı. Temeli güvene dayalı olan Womun insanların tutkularına dokunması gerekir.

WOM Süreci için şunlar gereklidir:

  1. Mavens – Transmitters (İletenler)
  2. Messages (Mesaj)
  3. Motives (Motive)
  4. Mode of transmission (Kanal, mecra)
  5. Measurement (Ölçüm)

Wom hikaye şeklinde gelişir, güven gerektirir, dolaylı wom süreci yaşanabilir, insanların birbirlerine anlatmak isteyeceği olaylarda daha hızlı gelişir, sosyal networkler, müşteri referans programları, bloglar, duygular ve birbirimize ilettiğimiz metaryeller Womun gerçekleşmesini sağlar.

İkinci konuşmacı Yankı Yazgan’dı. Kendisi çocukların Woma daha yakın olduğunu, beynimizin belirsizlik ve süratle en kuvvetli düşüncesini ortaya çıkarttığını, korku ve endişe duygularının daha çabuk ortaya çıktığını anlattı.

Renan Tavukçuoğlu – FikriMühim.com’un kurucusu. FikriMühimler Womun gönüllüleri. Belli bir firma yarattıkları ürün hakkında FikriMühimlerden bunun yayılmasını isteyecekler. Ve böylelikle Womm gerçekleşmiş olacak.

Walter J. Carl- Womm’un ölçülmesinden bahsetti. Kendi fikirlerimizi yayınlayabildiğimiz her mecra Womm mecrasıdır. Womm reklamla birlikte olur, reklamı destekler ve %90ı offline olur.

Su dalgaları gibi büyüyen Wom’un merkezinde 0.nesil anlatıcı vardır. Bu birinci nesile, o da ikinci nesile anlatır. Mesajı başlatan kişi ortalama 17,5 x kişiye ulaşır.
G0 – G1 – G2 – G3

Peki şirketler neden WOM’a ihtiyaç duyuyor?
Merkeze müşteriyi koyduğu için müşteriye önem verilen, müşteri odaklı bir pazarlama anlayışı için WOM gerekli.

Daha sonra Alper Akcan ve Alemşah Öztürk biz Türklerin WOMM’a çoktan hazır olduğundan bahsetti. Bence tüm günün en güzel sunumuydu. Sebebi gerçekten anlattıklarını hepimizin biliyor olması mıydı, yoksa tanıdık olmaları mıydı ya da Alper’in bu konferansta bana çok yardımcı olması mıydı? Bilemiyorum, ama yine de bence tüm günün en güzel oturumuydu. Konuşmayı seven, yaratıcı, yenilikçi ve eğlenceli, oturduk mu kalkmak bilmeyen Türklerin sözlü iletişim gücüyle Woma uygun olduklarını anlattılar. Dave Balter’a göre yardımcı olmak ve eğitmek, bildiğini ispatlamak, ortak bir zemin oluşturmak ve kendi görüşümüzü ispat etmek sebebiyle ürünler hakkında konuşuyoruz. Alper ve Alemşah başarılı wom örnekleriyle Dave Balter’ın ürünler hakkında konuşma sebeplerini anlattı ve Womm’un 3 şekilde gerçekleştiğini…

  • Müşterilerin marka için ürettikleri (yeni rakı – spiderman, ottoman empire..)
  • Markaların başarılı kampanyalarını (t – box, turkcell messenger, onur air 1 YTL uçak bileti..)
  • Toplumsal Viral Etkiler (NARO, Sürekli aydınlık için bir dakika karanlık, binbir gece..)

Alper ve Alemşah, markaların ve ajansların Wom için yapmaları gerektiklerini anlatarak sunumlarına son verdiler.

Günün son konuşmacısı ise Dave Balter’di. Bence kendisinin konuşması da oldukça başarılıydı. Anlattıklarını kendisi de 5 maddede toplamıştı.

  1. Eğlence uğruna markanızı heba etmeyin. Satın alma kararlarının %76’sı ağızdan ağıza yapılıyor.
  2. Tüketici markanızla canı ne istiyorsa yapabilir, siz kontrol edemezsiniz.
  3. İnsanların söyledikleri önemli, WOM içinde ne söylendiği mühimdir.
  4. Yalan söylemeyin, çalmayın, kandırmayın ve aptalca şeyler yapmayın.
  5. Tek bir sihir var o da iyi bir ürün yapmak, kötü bir ürünün WOM kampanyası yapılamaz.

Ben de Cenk ve Erdem'in sunduğu WOMM konferansı ile ilgili notlarımı Dave Balter’ın anlattığı WOM’un 3 kutsal kuralıyla sonlandırıyorum.

  • Gönüllü olacak, parayla olmaz.
  • Her zaman açık olunmalı, insanlar kimliklerini ifşa edebilmeli.
  • Senaryo yazmayın, kilit mesajları söyleyin, geri kalanı insanlar yapsın.

Sunday, March 04, 2007

İletişim Eğitimi

Geçen hafta İletişim Eğitimi aldık. Silivri Klasiss'te iki günlük yoğun bir programdı. Eğitimi As Eğitim ve Danışmanlık'tan Asuman Çetintürk verdi. Kendisinin anlatımdaki başarısının yanı sıra, kişiliğine de hayran olduğumu belirtmek isterim. 2 gün süren bu programda İletişimin ne olduğundan, yaşam içindeki yerine, dinlemenin, anlamanın ve empatinin öneminden iknanın gücüne, beden dilinden ben ve biz diline, ekip çalışmasının öneminden duygusal zekaya kadar bir çok konunun ayrıntısını öğrendik. (Gerçi benim için tekrar oldu ama :) İş yerindeki bir çok arkadaşım için çok yararlı olduğu kanısındayım.) Canım arkadaşım Zeynep (ki işyerinden bir samimi arkadaşınız varsa başarınız %40 artarmışşş) 'in düzenlediği çok ama gerçekten çok başarılı eğitim organizasyonunun sonunda 'İletişim ve Ekip Çalışması' konusunda sertifikalarımızda oldu.
Bu konuda çalışma yapmak isteyen firmalara kesinlikle tavsiye ediyorum.

Saturday, March 03, 2007

Umudunu Kaybetme, Koku, Son Osmanlı

Uzun zamandır yazamıyordum bloguma. Malum işler yoğun. Bendeki bu blog işide biraz karıştı. Çok mu farklı konularda dereden tepeden yazıyorum diye düşünüyorum. Bir çok arkadaşım bloglarını konularına göre ayırmış ve farklı sayfalarda farklı konular yazıyorlar.
Evet, ben bir tanesiyle baş edemezken bir kaç tanesiyle nasıl uğraşacağım di mi :) en iyisi burdan devam etmek, tıpkı benim gibi biraz ondan, biraz bundan içimden gelen bir çok şey yer alsın blogumda...
Bir kaç filmi izlediğim için ard arda onlardan bahsedicem bugün. Sondan başa doğru gidiyorum :) İyi okumalar...

Son zamanlarda izlediğim en iyi filmlerden biri. Will Smith bu rolüyle bence gerçekten oscarı haketmiş. (Bu arada ben yazmadığım süre içinde oscar ödülleri de dağıtıldı.) Bir türlü para kazanamayan Chris, stajyer brokerlık için başvurur ve 6 aylık süre içinde hiç para kazanamayacaktır. Parasızlığa dayanamayan karısı onu terk eder ve o oğluyla birlikte ayakta durabilmek için elinden geleni yapar. Bazen metronun tuvaletinde bazen düşkünler evinde sabahlayarak günlerini geçiren Chris'in oğluna olan bağlılığı ve o oğlu Christopher'ın şeker mi şeker halleri gerçekten izlemeye değer... Aa bu arada film gerçek bir hayat hikayesini anlatıyor..

İzlediğim diğer bir film Koku: Bir katilin Hikayesi.. Afişinden de tahmin edebileceğiniz gibi film ilginç bir konusu (ki ben korku diye tahmin etmiştim) olduğunu hissettiriyor daha girmeden. Jean - Baptiste Grenouille'nin doğuşundan itibaren koku alma duyusu çok gelişmiştir. Her yerde tüm ince kokulara kadar alabilen Baptiste bir parfüm ustasının yanında çalışmaya başlar. Daha sonra hayatının parfümünü yapmaya karar verir. İnsan kokusunu aldırmaya çalışırken bir çok kadını öldürür ve onların teninden elde ettiği kokuyla tüm halkı etkileyerek idam cezasından kurtulur. Kitabını okumamıştım, filmi oldukça etkileyici buldum, izlerken o kokuyu resmen duyuyosunuz, güzel ve anlamlı bir film. Bir kaç kez izlenebilir. b
Türk filmlerine karşı olan ben, bu filme nedense çokta karşı olarak girmedim ve beklediğimi de aldım. Film evde izlenebilecek tadda bildiğimiz Kurtuluş Savaşı yıllarını anlatan güzel bir film. Yandım Ali sevgilisini kaçırıp, Viyana'ya gitmek için hayaller kurarken Mustafa Kemal Paşayla karşılaşır ve ondan sonra vatan savunmasına bakışı değişir. Memlekette birbirinin arkasından kuyu kazanların yoğun olduğu, güvenin giderek azaldığı dönemde Yandım Ali de vatan savunmasının elzem olduğunu düşünür. Vatan, gerekirse uğruna ölmeyi gerektirir. Çok güzel bir film bence, yakında da televizyonda verirler diye düşünüyorum. Bayağı da seyircisi olmuş tabi Osmanlı denince bizde akan sular duruyor...

Wednesday, February 28, 2007

Thursday, February 22, 2007

Tuesday, February 20, 2007

Gazeteciler ve PR'cılar gerçekten anlaşamıyorlar mı?

Marketing Türkiyenin bu haftaki kapak konusu 'Gazeteciler ve PR'cılar'
Bende gazeteci kökenli bir Pr'cı olduğuma göre bu konuda yazmak istedim. Ünsal Hoca okuldayken 'Bir PR'cı mutlaka gazetecilik yapmalıdır.' derdi. O kadar doğru ki, bunu şimdi daha iyi anlıyorum.
Gazeteciler, Halkla İlişkiler Uzmanlarından haberi geciktirdikleri için ve gereğinden fazla samimi oldukları için eleştiriyorlar. Haksız da sayılmazlar. Aslında gelen sorular müşteriden onay almadan yanıtlanamayacağı için burada müşterinin de hızı ya da olayı algılayış şekli önemli. PR kavramını bilmeyen, PR gücünü göz ardı eden o kadar çok firma varki.. Burda gazetecilerin PR a destek olması lazım. Ne kadar reklamla yürümüyomuş gibi görünse de içeride hepimizin bildiği yaşananlar firmalarında PR a bakış açısını malesef değiştiriyor.
Gazetecilerin şikayet ettikleri bir diğer konu Halkla İlişkiler Uzmanlarının hemen samimi olup sen diye hitap etmesi. Burada onlara katılıyorum aslında. Bir anda samimi olmadan samimiymiş gibi davranmak araya sıkıntı soktuğu gibi, nezaket kurallarını da çiğniyor bence. Çok uzun zamandır sektörden tanıdığınız ya da çok samimi olduğunuz kişilerle bile bir mesafe, samimiyetinizde sıcaklığınızda bir duruşun olması, gazetecilerin yaptığınız işe daha çok saygı göstermesini sağlıyor.
Madalyonun öbür yüzünde ise PR'cıların yaptığı organizasyonlara gelicem dediği halde katılmayıp, haber bile vermeyen gazeteciler var. Yapılan organizasyonun planlanan herşeyin aksamasına sebep olduklarını bile bile bir haber vermeyi nedense çok görüyorlar. Burada da gazetecilerin halkla ilişkiler işini önemsiz görmesi yatıyor bence.
Yazılan yazıların, firmanın itibarını zedelediği ya da tam araştırılmadan yazıldığı için firmanın yaptığı emeği hiçe sayılması da var. Aslında firmayla da konuşup haberlerini daha da güçlü yapabilme şansları varken nedense bunu kullanmayı göz ardı ediyorlar.
Gazeteci ve Halkla İlişkiler Uzmanı aslında birbirine en yakın olması gereken meslek gruplarıyken arada bu ayrılıkların olması iki tarafı ve doğal olarak sektörü üzüyor aslında. Ortak payda da buluşup birlikte çok daha güzel işler çıkartabilirler, bu da hem kendimizin, hem sektörün, hem de firmaların gelişimini sağlar.

Wednesday, February 14, 2007

14 Şubat

'Bir aşkı başka aşk söndürebilir. Aşkta ne yükseklik, ne alçaklık, ne de akıllılık - akılsızlık vardır. Hafızlık, şeyhlik, müritlik yoktur.

Aşk öyle engin bir denizdir ki, ne kenarı vardır, ne de ucu bucağı...'
Mevlana

Saturday, February 03, 2007

Başarılı bir örnek

Yves Rocher uzun zamandır Türkiye'de aslında. Benim onla tanışmam arkadaşımın tavsiyesiyle oldu. (Bir WOMM örneği daha..) Uzun süredir de göz makyajı temizleyicisi, vücut nemlendiricisi ve meyveli kokularını kullanıyorum. Yazın parfüm alırken kartına sahip olmanın çok avantajlı olacağını, indirim yapılacağını ve kampanyalarından haberdar edileceğimi söylediklerinde e madem düzenli alışveriş yapıyorum kartıda alabilirim diye düşündüm. O kadar çok mağaza kartı var, o kadar çok mesaj yoğunluğu var ki hayatımızda, cep telefonuyla ulaşanları saymıyorum bile. Kartı aldım ama kullanır mıyım, kullanmaz mıyım derken... Düzenli gittiğim mağaza olunca kullanıyorum tabiki de.
Birazda işimle ilgili olduğu için, her gelen maile baktığım, her mesajı tutmasam da okuduğumu düşündüğümüzde Yves Rocher bana ulaşmanın farklı bir yolunu buldu. Düzenli maille bildirdiği kampanyalarını kart olarakta adresime gönderiyor ve bana en yakın mağazasında özel avantajlar sunuyor. Posta kutusunu açtığımda aldığım kartlardan çok memnun oluyorum ve o ara ihtiyacım olmasada mutlaka mağazaya uğruyorum. E bişi almadan da çıkmıyorum tabi :) Benim gibi posta kutusundan çıkan (kebapçı menüleri dahil) her yazıyı, banka kartları ekstrelerinden çıkan bültenleri (ki onları da ayrı bir severim mesela) özetle eline geçen herşeyi okuyan ve beğendiklerini mutlaka saklayan bir müşteriye ulaşmakta zor olmasa gerek.

Özetle ben bilinçli ve kolay bir müşteriyim. Vee Yves Rocher'i tebrik ediyorum bu uygulamasından dolayı. Doğru bir CRM örneği.

Mobilya ve aksesuar alanında lider firmalardan biri olan IKEA, dünya genelinde sattığı 600 bin adet Parodi cam vazoyu, yine dünya genelinde 7 kişide kırılma şikayeti aldığı için geri çağırıyor.

Türkiye de de toplam 446 adet satan bu vazolar gazetelere verilen ilan ile geri isteniyor. Getiren müşteriye de parası iade ediliyor. Bu 7 şikayetin daha çok Amerika ve Avrupa dan alındığını söyleyen Ikea Türkiye henüz ülkemizde vazolarla ilgili şikayet almamış. IKEA Türkiye Pazarlama Müdürü Gülden Sincer Özkan üründe yaşanan sorunları şöyle anlatıyor: "Parodi vazoları iki farklı üreticide üretildi. Tedarikçi numarası 18347 olan vazoda sorunlar yaşandığına dair şikayetler geldi. Bu tedarikçinin ürettiği vazolarda camdaki iç gerilimin fazladan oluştuğu görüldü. Gerilimi azaltmak için soğutma işleminin belirli bir derecede yapılması gerekiyor. Camın her yerinde eşit seviyede soğuma gerçekleşmez ise camın içerisinde gerilim meydana geliyor. Vazoyu çarptığınız veya düşürdüğünüz zaman kırılmasa bile sonraki süreçte vazonun kırıldığı belirlendi."

Şimdi IKEA'nın vazoları nasıl geri çağırdığına bakalım?
* Gazete ilanları (İlanı görür görmez ayrıntılı bilgi için internet sitesine baktım ama henüz bir şeyden haberdar değillerdi. Bugün yeterince açık bir mektup internet sitesinde de yer alıyor.)
* İnternet sitesinde açıklayıcı bilgi
* Mağaza içi anonslar
* Kasalarda bilgilendirme
* Türkiye'de pek böyle geri çağırmalar müşteri yanında olan davranışlar olmadığı içinde şaşıran muhabirler ve doğal olarak gelişen halkla ilişkiler çalışmaları.
Fişleriyle gelmeleri istenen müşterilere (ki bunu bilmiyorum eğer fişiniz yoksa yani cam vazo kırılır fişini saklamasam da olur heralde diye düşündüyseniz ve firma bu şekilde altında zaten nerden alındığı belli olan ürünü geri almıyorsa ayrı bir kriz zaten) ürünün 39.95 YTL ile 64.95 YTL arasında değişen bedeli geri iade edilecek.
Ikea müşterisine güveninizi sağlamlaştırıyorum diyor aslında bir nevi. Ucuza bana güvenin demenin bir yolu, fakat işin içine ilan girince ben soğuyorum sebepsiz. Sıcaklığını yitiriyor sanki. Firmalar artık yaptıklarının arkasında verdikleri anlamlarla da kendilerini anlatıyorlar. Bence başarılı bir çalışma IKEA için, bakalım nasıl sonuçlar alacak?

Monday, January 29, 2007

SoBe!

Hemen hemen aynı başlıkla bir çok blog sitesinde bulabileceğiniz bu oyunu biliyordum. Birisi sizi mimliyor ve siz hakkınızda bilinmeyen 5 özelliği yazıyorsunuz, sonraa siz de diğerlerini mimliyorsunuz :) Mimlenmeyi bekliyor, ne yazacağımı düşünürken arkadaşım Zeynep beni mimledii.. E ben deşifre bir insanım bir çok sitede yazılarımda, yorumlarımda kendimden bahsediyorum zaten sıralayacak bilinmeyen özelliğim kalmadı ki :) Bu arada diğer bloglarda herkes çocukluğundan bahsetmiş, bilinmeyen denince insan direk eski günlere iniyor sanırım.

* Anneannemle büyüdüm ve onun yokluğuna hala alışamadım. O gittiğinden beri karanlıktan çok korkuyorum :(
* Lise sona kadar siyah giyinen ağır rock ve metal dinleyen biriydim. Lise bittiğinden beri hiç ojesiz gezmedim, takılara, makyaj malzemelerine o zamanlar merak saldım. Kokoş oldum. Şimdi 85 çift küpem, 21 tane ojem var. Kız dediğin, kız gibi giyinmeli ve süslenmeli diye düşünüyorum.
* Çocukken çok sessizmişim. Bir yere oturttuklarında kaldırana kadar kıpırdamazmışım. Soru sorulmadan da konuşmazmışım.. Sonradan açıldım demek, şimdi konuşmadığım yıllarında acısını çıkartmaya çalışıyorum :)
* İnanmasamda yerine getirdiğim batıllarım vardır. Yeni nesil ve yaşıtlarım neslime göre daha gelenekselci düşünür, ona göre daha ağır davranırım.
* Olumlu düşüncenin gücüne inanıyor, hayatta beklentilerimi küçültüp, olumlu düşüncelerimi arttırıyorum. Şimdilik herşey yolunda gözüküyor olgunlaşıyo muyum ne?

Evet sıra geldi benim mimlediklerime.. En keyifli kısmı burasıymış.. Gerçi benim mimleyeceklerimin bir kısmı çoktan mimlenmiş ama ben mimlenmemişleri mimlemek istiyorum.

Filiz'i, Seher'i ve Bengü'yü mimliyorummm...

Hadi bakalım, kolay gelsin. :)

Sunday, January 28, 2007

Tatil / Holiday - Tutku Oyunları / Little Children



Son zamanlarda izlediğim halen vizyonda olan iki filmi sizlerle paylaşmak istedim.

Holiday i aslında yılbaşından önce izlemiştim ama anca bahsedebiliyorum sizlere.. Son zamanlarda izlediğim en güzel, romantik ve duygu dolu bir film. Cameron Diaz'ı zaten çok severim, bu filmle bir kez daha sevdim. Jude Law'da oldukça yakışıklıydı hani :)
Iris (Kate Wınslet) aşık olduğu erkeğin başkasıyla nişanlanmasıyla, Amanda (Cameron Diaz) ise erkek arkadaşı tarafından terk edilmesiyle bunalıma girer ve internetten ev değiştirme sitesiyle Iris California'ya, Amanda ise Londraya gelir. İkisi de burda aşkı bulur. İris film müziği bestecisi Miles'a (Jack Black), Amanda ise İris'in kardeşi Graham(Jude Law)'a aşık olur. Bu güzel aşkların anlatıldığı film, gerçekten izlemeye değer :)

Bir diğer film ise Little Children (Tutku Oyunları). Hakkında bir çok okuduğum ve güzel diye izlemek istediğim filmi cumartesi akşamı sinema kararı verince önünde durduğumuz sinemada izleme kararı aldık. Film kocasından ilgi görmeyen Sarah (Kate Winslet) ile karısıyla huzursuzluk yaşayan Brad (Patrick Wilson)'in çocuklarını götürdükleri parkta tanışmalarıyla yaşadıkları ilişkiyi anlatıyor. Bu kadar olumlu eleştiri alan film bence daha güzel olmalıydı. Cinsel öğelerin çok fazla ön planda tutulduğu filmi açıkçası ben beğenmedim. İkinci yarının başı oldukça sıkıcıydı zaten. Sadece sonunu merak ettim ve hiç bir filmden çıkmadığım için bundan da çıkmadım. Zaten filmden tek etkilendiğim yer kaçmaya karar veren Brad'in, Sarah onu beklerken yaralandığında hemen karısını yardıma çağırmasıydı. Ben çok tavsiye etmiyorum ama tabi yorum size kalmış, işte filmin güzel olan son cümleleri...

"Geçmişi değiştiremezsiniz. Gelecek ise yepyeni bir öyküdür ve bir yerden başlamak gerekir..."

Thursday, January 25, 2007

İsmail Cem

Türk Siyasetinde sevdiğim siyasetçilerden biri olan İsmail Cem vefat etti. Kendisinin tıpkı aşağıdaki şiiri gibi gerçekleşen Vedasına bende burda yer vermek istedim.


Veda
Çok ileri bir tarihte
Çok yaşlı olarak
Sessizce ayrılmalıyım
Kimseye pek gözükmeden
Ve kimseyi rahatsız etmeden.

Masamın üzerinde
Dünden kalan işler
Tamamlanmamış yazılar
Okunmayı bekleyen kitaplar
Ve anılar ve umutlar.

Filleri kuyruğundan çekerek
Tepeleri aşırtmaktı görevim
Günler bitti filler tükenmedi
Ben elimden geleni yaptım
Gerisini siz tamamlayın.
Boşa geçmedi hayatım
Daha fazlası olabilirdi ama
'Buna da şükür' demeliyim
İşte sevgili dostlar
Ben böyle veda etmeliyim.

İsmail Cem, New York 1995.

Hrant Dink


Şimdi demokrasi ve barışı bir kez daha kurtarmamız gerekecek....

Friday, January 19, 2007

Haydi WOMM'a Gidiyoruz!

Yıllardır bildiğimiz fısıltı gazetesi şimdi kendine WOMM adı alarak ortalıklarda gezinmekte. Bu havalı ada sahip olduktan sonra gezinmekle kalmayıp kendine konferanslarda düzenleten Word Of Mouth Marketing -Ağızdan ağıza pazarlama - sektördeki yerini de hızla arttırmakta.

Mediacat bu konuyla ilgili 6 Mart'ta Swissotel'de düzenleyeceği konferans için Pazarlama bloggerlarına davetiye vermiş. WOMM alanındaki çalışmalarıyla tanınan George Silverman, Dr. Walter J. Carl ve Dave Balter’ın konuşmacı olarak katılacakları konferansa hediye bilet kazanmak istiyorsanız; aşağıda linkleri verilen bloglara girip, WOMM hikayesi anlatıyorsunuz. (Arada farklı değerlendirme yapanlarda var) Yapılan seçimler sonucunda kazandığınız davetiyenizle tıpış tıpış WOMM'un yolunu tutuyorsunuz.

Herkese bol şans...

Alper Akcan http://marketingma.blogspot.com
Alemsah Ozturk Antifit http://www.antifit.com
Arda Kutsal Arda Kutsal http://ardakutsal.blogspot.com/
Arz-u Cihangir Mola ver rahatla http://www.pazar-lamaca.blogspot.com/
Aygül & Settar Pembecioğlu Bigumigu http://www.bigumigu.com/
Barış Erkol isbn9760806 http://www.isbn9760806.blogspot.com/
Cengiz Çatalkaya Marketing Post http://pazarlama.wordpress.com/
Gaye Or Eylülce http://eylulce.wordpress.com/
Murat Buyurgan Interaktif Yaklaşım http://www.muratbuyurgan.com/
Murat Kaya Murat Kaya http://www.muratkaya.net/
Murat Tanören BenceWOM http://www.bencewom.com
Onur Yuksel Brand Box http://yukselonur.blogspot.com/
Ozgur Alaz Marketallica http://www.marketallica.com/
Refik Çağlayan Mobilasyon http://www.mobilasyon.com/
Selim Yörük Anafikir http://www.anafikir.com/
Serdar Öner Pazarlama ve Başka Şeyler http://serdaroner.blogspot.com/
Tunc Kılınç Fikir Atölyesi http://www.fikiratolyesi.com/
Zeynep Özata Blogistan http://zeynepozata.wordpress.com/

Wednesday, January 17, 2007

Buyrun burdan yakın!

Marketing Türkiyenin kapak haberine göre 2006'da,

En çok reklam bütçesi ayıran markalar;
1- Coca Cola (Elbette)
2- Head & Shoulders (Şaşırtıcı)
3- Cola Turka (Neden)
4- İstikbal (Zorluyorlar)
5- World Card (Kullanılıyor)

TV'de en çok reklam verenler 1- Ülker, 2- Unilever, 3- P&G, 4- Turkcell, 5- Benckiser
Basında en çok reklam verenler 1- YKB, 2- Akbank, 3- Turkcell, 4- Efes, 5- Özaydın Otomotiv

En çok reklam alan gazeteler (Bütçesel)
1- Hürriyet, 2- Sabah, 3- Zaman, 4- Milliyet, 5- Vatan
En çok reklam alan gazeteler (Sayısal)
1- Hürriyet, 2- Sabah, 3- Milliyet, 4- Zaman, 5- Yeni Asır
En çok reklam alan dergiler (Bütçesel)
1- Cosmopolitan, 2- Elle, 3- Tempo, 4- Yeni Aktüel, 5- Marie Claire
En çok reklam alan dergiler (Sayısal)
1- Alem, 2- Cosmopolitan, 3- Elle, 4- Hello, 5- Marie Claire

Friday, January 05, 2007

Bloggerlara da Basın Bülteni Gönderilmeli...

Bence çok mantıklı.. Gelecek özellikle bloggerların elindeyse ve firmalar kendi floglarını yaratmaya başladılarsa basın bülteni bloggerlara da gönderilmelidir diye düşünüyorum ve Murat Buıyurgan'ın İnteraktif Yaklaşım isimli blog sitesinde yer verdiği yazısını aynen buraya taşıyorum. Kendisine kesinlikle katılıyorum.

"Bloggerlara basın bülteni gönderen PR ajansı var mı?

PR ajanslarının çok önemli görevlerinden bir tanesi müşterilerinin basın bültenlerini hazırlamak ve ilgili basın mensuplarına göndermektir.

Basın mensuplarına basın bülteni göndermemin amacı, kurum/şirket ilgili haberi kaynağından duyurmak ve topluluğa hitap eden yayınlarda yer almasını sağlamaktır.

Internetin gelişimi ile birlikte Türkçe içerikli, irili ufaklı onlarca portal ortaya çıktı. Son iki sene içerisinde çok ciddi sayıda takipçileri olan bloggerlar oluştu.

Yani basın mensupları kadar internet yayıncıları ve blog yazarlarıda belirli topluluklara hitap etmeye başladılar. Özellikle bloggerlar ile takipçileri arasında samimi ve sıkı bağlar oluştu.

Yazımın başlığında sorduğum sorunun cevabı ise maalesef “Hayır”. Bana hiç gönderilmedi. Tanıdığım birçok blogger’a basın bülteni gönderen PR ajansı ben henüz duymadım.

PR ajansları basın yayın organlarında müşterilerinin haberlerini yayınlatmak için çok yoğun çabalar sarfederken ( bazıları birkaç basın mensubuna sadece e-posta göndererek bir sonuç elde etmeye çalışıyor ), bloggerlar gibi viral etki yaratma gücü çok yüksek olan fırsatları değerlendirmiyorlar.

PR ajansı, müşterisinin haberini duyurma fırsatı olan bloggerları neden kullanmak istemesin ki?

Birçok PR ajansının kendi web sitesi yok. Birçoğu müşterilerini, basın bültenlerinin kurumsal web sitelerinde yayınlamaları konusunda uyarmıyor. Genel olarak PR’cıların internet’i kendi işleri lehine kullanmak için yaptıkları tek şey e-posta gönderiyor olmak.

Bu gerçekten yola çıktığımızda sorunun iki cevabı olabilir. Blog nedir bilmiyorlar veya bir bloggerın ilgili basın bültenini yazısında değerlendirmesinin önemli olduğunu düşünmüyorlar.
PR ajansları ne yapmalı?
Gelişmiş batılı ülkelerde, PR ajansları basın bültenlerini hazırlarken blogları da esas alıyorlar. Bültenlerini bloggerlara mutlaka gönderiyorlar.

Türkiyede PR ajanslarına tavsiyem müşterilerinin ürün ve hizmetleriyle örtüşen Blog yazarlarını tespit etmeleri. ( Birçok blogger kendi web sitesinde e-posta adresini yayınlıyor. Bir günlük bir çalışma isehedef kitlenize uygun içerikler yazan bloggerları tespit etmek mümkün. )

Onlara basın bültenleri göndermeleri. Basın toplantılarına davet etmeleri. Deneme amaçlı ürün göndermeleri. Kısacası bloggerlara bir basın mensubu gibi yaklaşmaları.

En önemlisi tavsiyem ise samimiyetten uzaklaşmamaları. Aksi takdirde çabaları ters tepecektir.

http://www.muratbuyurgan.com/"

Sunday, December 31, 2006

2007

Her yeni yıla o kadar çok umutla, o kadar çok şey bekleyerek girerim ki, olmadığını görünce üzülürüm de çaktırmam aslında. Bir geceye bu kadar çok anlam yükleyen de hata zaten diyerek bir de sinirlenirim kendime..
O yüzden bu sene bugüne kadar bekledim.. Ne plan yaptım ne hayal kurdum. Her yıl sonu hazırladığım bir sonraki yıl yapılacaklar ve bu yıl yaptıklarım listelerini bile hazırlamadım. Olgunlaşıyo muyum ne? :)
2006'da yaşadıklarımı yazmaya karar verdim sonra...
2006'da;
Heveslendim, hayal kırıklığı yaşadım, yıprandım, umutlandım, bekledim, üzüldüm, ağladım, sevindim, güldüm, kahkaha attım, yeni insanlar tanıdım, yeni işlere girdim, yeni kitaplar okudum, müzikler dinledim, dans ettim, birleştim, vazgeçtim, koştum, yüzdüm, oynadım, ayrıldım, küstüm, barıştım, mutluluklar diledim, sevgiler sundum, ricalar ettim, dibe vurdum, en yukarı zıpladım, olgunlaştım, çocuk oldum, büyüdüm, çok bildim, yanıldım, kırıldım, incindim, yeniden başladım, geri saydım, teşekkür ettim, damga vurdum, imza attım, yürüdüm, sakinleştim, denizi seyrettim, çimlere uzandım, unuttum, hatırladım, suladım, büyüttüm, baktım, arkamı döndüm, geri döndüm, önüme baktım, endişelendim, buldum, kaybettim, heyecanlandım, panik oldum, kek yaptım, yıldızlara baktım, şarkı söyledim, çığlık attım, şaşırdım...

Şimdi 2006yı yaşadığım için şükrediyorum.

2007'den sağlık, huzur, mutluluk, aşk, sevgi, başarı istiyorum.
Herkes için;
Sağlıklı vücutlar, huzurlu ruhlar, güneşli günler, hoşgörülü yaklaşımlar, iyimser bakışlar, cesur girişimler, yeni motivasyonlar, heyecanlı karşılaşmalar, büyük aşklar, samimi dostlar, tatlı rüyalar, gerçek iltifatlar, sıcacık sohbetler, gülen gözler, ışıltılı yüzler, eğlenceli geziler, bol şanslar, keyifli işler, neşeli sabahlar, pazar kahvaltıları, gerçekleşen düşler, kalplerde sevgiler, kutlanacak başarılar, gülümseyen yüzler, çikolatalı kurabiyeler, güzel çıkan kahve falları, elmalı kekler, sıcak kahveler, neşeli kutlamalar... diliyorum.

İnşallah seneye tekrar neler yaşadığımızı burda birlikte yorumlarız.

Hoşgeldin 2007, bakalım bize neler getirdin, haydi şovun başlasın...

Friday, December 29, 2006

Kurban Bayramı


İşte bu yılın son özel günlerinden biri.. Aa tabiki yılbaşını unutmadım, onun için dileklerimi 31 Aralık'a saklıyorum. Sanki öncesinde söylersem büyüsü bozulacakmış gibi..

Bu bayram yine ailemle güzel bir kahvaltı yapmak, aile büyüklerini ziyaret etmek istiyorum.. Tatlılardan içimin bayılmasını, gittiğim sıcak evlerde karnımın doymasını, ceplerimin çikolata dolmasını istiyorum. Bayramın o büyülü huzurunun dolaşmasını istiyorum her yerde..
Evet biliyorum bu kurban bayramı ama inanıyoruz ki biz. İnanmayanların inanmadıklarına inandıklarına inanmam hala sürüyor benim. Herkes inanıyor yani bir şekilde..

Ufak bir dinlenme molası, uzun zamandır görüşmediğimiz kişilerle görüşme arası, sevgilerimizi tazeleme sevdası hımm bir de varlığımızı unutmama ricasıyla herkese mutlu ve şeker tadında bayramlar diliyorum.

Sunday, December 24, 2006

Dikkatli bakıyor musunuz?


O kadar yorgunum ki filmi sen seç zira ben sanırım uyucam dedim arkadaşıma.. O benden de beter olduğunu ve benim seçmemi söyledi.. sanırım uyucak yer arıyoduk :) Prestij'de bilim kurgu, lütfen beni öldürme de de fantastik - dram yazıyodu. O ilk Prestij dedi diye ona girdik ve ikimizde filmi çok beğendik.
Sonuna kadar merak içinde heyecanla izledim ben, uyku bir kenara daha çok gözüm açıldı inanın.
Filmin başında ve sonunda söylenen şu cümlelerden en çok aklımda kalanlar;
1. Vaat- Sihirbaz sıradan bir şey gösterir ama elbette sıradan değildir.
2. Dönemeç - Sihirbaz bu sıradan şeye sıradışı bişey yaptırır.
3. Prestij - Burada beklenmedik olaylar gerçekleşir. Ve daha önce görmediğin bir şey görürsün...

Tıpkı hayat gibi yani... Bir şey düşünür, uygular ve sonucuna bakarsın..
Peki sizler? Gerçekten dikkatli bakıyo musunuz?

Bu da filmin konusu;
Birbirlerini takdir eden arkadaşlar ve ortaklar olarak yola çıkarlar. Ama en büyük numaraları ters gidince, aralarında ömür boyu sürecek bir düşmanlık başlar; ikisi de bir diğerini geçme ve altüst etme niyetindedir. Sürdürdükleri aşırı rekabet, her numarayla, her gösteriyle daha da büyür; ta ki sınır tanımayana, hatta elektriğin yeni ve inanılmaz güçlerini ve Nikola Tesla’nın bilimsel dehasını işin içine dahil edene dek... Herkesin hayatı pamuk ipliğine bağlıdır. El çabukluğuyla sunulan sarsıcı sürprizlerle dolu film; inancın güvenin ve mümkün olanın en uzak, en karanlık sınırlarının keşfedildiği heyecan dolu bir dünyaya dalar.

Friday, December 15, 2006

30'dan önce yapılması gerekenler

Bugün Ayşe Özyılmazel Günaydın'daki köşesinde sıralamış.. E bizi bu kadar benzetirlerken o sıralar da ben eksik kalırmıyım...
Ben 20'li yaşların son yarısına geldim diye mi bu kadar gözüme geliyor herşey yoksa böyleydi de ben mi görmezden geliyordum bilemiyorum. Arada Ayşe Özyılmazel'in de yazdıklarının dahilinde, buyrun bakalım bunlarda benim 30'dan önce yapılması gerektiğini düşündüklerim;

* Eylemlere katılmak.. Bir şeyleri kabul etmek ve kabul etmediklerine karşı tepki göstermek,
* Hızlı araba kullanmak,
* Sayısını bilmeden içmek,
* Rock'n Coke'a katılmak, yorgunluktan ve keyiften bezmek,
* Tüm haftasonunu uykusuz geçirip, pazartesi uykusuzluktan ölmek,
* Yırtık ve dar jean giymek,
* Acil yalnızlık durumunda ya da dışarıda kaldığınızda size koşulsuz yardımınıza gelecek iki erkek bulmak,
* Miniminicik etekler giymek,
* Kızkıza gezmek, ordan oraya akmak (!),
* Kızkıza tatil yapmak,
* Kızkıza evde pijama partisi verip sabaha kadar dedikodu yapmak, abur cubur yemek,
* Yorucu sporlar yapıp, yorulmanın keyfini çıkarmak,
* Yemek yapmayı bilmemenin tadını çıkartmak,
* Ekonomik özgürlüğü kazanmış olmak,
* Şehri bilinmedik köşe bırakmamacasına gezmek,
* Sabah 5te eve gelip 8 de tekrar çıkabilmek,
* Taytın ya da kot pantalonunun üzerine çizme giymek,
* Parlak renklerde makyaj yapabilmek, (çimen yeşili.. gibi)
* Konserde sesin kısılana kadar bağırarak şarkı söylemek,
* Hesapsızca sevmek, ölçmeden tartmadan, bir şey beklemeden,
* Gerçekten huzur bulacağınız işi bulana kadar ordan oraya zıplamak,
* Gezmek, gezmek ve gezmek...

Bu listeyi çok sevdim 3 -5 sene de bir tekrar yazıcam... :)

Saturday, December 09, 2006

10 Aralık :)


İyiki doğdum
Gördün mü 25 oldum
Özgürüm kanatlandım, durmadım ayaklandım
Koşup ilerliyorum

İyikii doğduuuummm
Ne güzel bir kadın oldum
Erkekler hep peşimde, ama aklım işimde
Sınırı zorluyorum

Kalamam hayatın gerisinde
O zaman neşesi neresinde
Koysalar önüme bariyerde
Çocukta yaparım, kariyerde :)

Dönüş


Almodovar'a ba-yı-lı-yo-rum!
Konusundan çekimine herşeyiyle harika oluyo filmleri...
Hele Penelope Cruz o kadar güzeldi ki..
Tam kaçırdım izleyemeyeceğim diye üzülürken Yeşilçam Sinemasında yakaladım filmi..
Sinema bir o kadar nostaljik bir o kadar küçük ve güzelki.. Evde izliyomuş gibi...
Kaçırmayın, mutlaka izleyin...

Wednesday, December 06, 2006

Aralık

İşte yılın en sevdiğim ayı.. Aralık...

Bu ayda doğduğum için değil sevgimin nedeni her yıl 1 ocak büyüsüne inanmam belkide.. Çok uzun zamandır hiçbir şeyin değişmediğini bir kez daha gördüğümde yeni yıla gelecek yıl inanmayacağım diyorum ama balık hafızaya sahip olduğumu daha o an unutuyorum sanırım..
Olsun seviyorum... Ben daha 1 aralıkta süslenen mağazaları, 1 ay boyunca dolup taşan alışveriş merkezlerini, perakendenin o hareketliliğini, büyün ürün satan firmaların durgunluğunu seviyorum.. Ben yılbaşı ağacı süslemeyi, sokakta yürürken süslenmiş ağaçlara bakmayı seviyorum.. Sırf süslenmiştir diye Bağdat Caddesinde bakınmayı, Nişantaşında yürümeyi, Akmerkeze gitmeyi, hediye alınacaklara listeler yapmayı, işli pullu elbiselerimden yılbaşı gecesi giyeceğimi seçmeyi seviyorum. Sırf o gün için daha da pahalı olan yerleri protesto etmeyi, sokaktaki yeniyıl partilerine katılmayı, o gece sarhoş olanları izlemeyi seviyorum. Korkumdan arabayla sokağa çıkamamayı seviyorum. Bu ayın hızlıca akıp geçmesini seviyorum. Doğum günümü hatırlamayanlar için üzülmeyi seviyorum. Hatırlayanları seviyorum. Burçların Yay burcuna geçmesini seviyorum. Jüpiteri seviyorum. 10 aralık'ı seviyorum.

Kısaca 1'inden 31'ine kadar bu ayı çok seviyorum.



Resim.. Yine süslenmiş işte Akmerkez en sevdiğim gibi..

Saturday, December 02, 2006

Lovemarks'tan sonra 'Etkileşimli Pazarlama Zirvesi Pazarlama 2.0' ve 'Perakende Günleri'ni de kaçırdım.. Ama artık öyle bir hal aldıki İstanbul yani haftaiçi ayrı, haftasonu ayrı eğitimler, seminerler kurslar var. Yani hepsini takip etmeye kalksanız önce bir sponsor bulmanız, sonra sponsorunuzun da onayıyla bütün bu yararlı eğitim, seminer..vs. izlemeniz sonra da bunlar için danışmanlık yapmanız gerekiyor. Bir de bu konulardaki yayınları okudunuz mu tamamdır demektir. Hım ama bu ara tüm zamanınızı dışarıda geçireceğiniz için gerçekten tam donanımlı bir pazarlama uzmanı olabilirsiniz de, bunları gerçekleştirmek zamansızlık nedeniyle zor olabilir.
İşte bu yüzden ben katılmak yerine okuyarak takip etmeye çalışıyorum.. Aşağıda da gazetelerden, dergilerden, bloglardan takiple biraz bu günlerden bahsetmek istiyorum.

Aaa bu arada bir de İstanbul'da Papa'yı ağırladık.. Türkiye de yani :) Önce ankaraya geldi, sonra İstanbul'a. Bir misafir geldiğinde alışkın olduğumuz gibi tüm yollar kapandı, deniz trafiği iptal oldu, aslanlar gibi misafirimizi yolcu ettik. Kendisini iyi ağırladığımızı da düşünüyorum. O da bize jest olsun diye SultanAhmet'te kıyama durdu.. Tabi kolay unutan bir halk olduğumuz için biz -bende balık hafızalıyım diye üzülüyorum bi de yaa ayol koskoca ülke herşeyi unutuyo da ben unutmuşum çok mu :) -Papa'yı İslam dini seven biri olarak algıladık.

Gelelim konumuza...
'Etkileşimli Pazarlama Zirvesi'
Bir tam gün boyunca süren zirveyi, Marketing Türkiyenin kardeşi Marketing&Management Institutenin düzenledi. Geleceğin artık eskisi gibi olmadığının, internetin artık tüm yaşam aktivitelerimizi yönettiğinin, tüketicilerin reklam yaratmaya dahil olması gerektiğinn altını çizdikleri zirvede Fatoş Karahasan'ın internette nasıl marka olunur soruları da yer aldı.
İnternette nasıl marka olunur?
* Tüketicilerin sorunlarının nerede olduğunu anlayıp ihtiyaçlardan yola çıkabiliyor musunuz?
* Korkuları dikkate alıyor musunuz yani güven sorununu aşabiliyor musunuz?
* Kime satış yapacağınızı çekip odaklanabiliyor musunuz?
* Fark yaratabiliyor musunuz?
* Gerçekten interaktif misiniz; iki banner, bir web sitesinin interaktiflik olmadığının farkında mısınız?
* Esnek misiniz?
* Eğlenceli misiniz?
* Hızlı mısınız?
* Cömert misiniz?
* Bir öykünüz var mı?

'Perakende Günleri 2006'
Benetton, Esprit, Valentino, Chanel, Fiorucci ve Prenatal gibi markaların iletişim stratejisini yürüten Oliviero Toscani'nin Perakende Günlerinin kapanışında yaptığı konuşmasından alıntılar:
" ...Bir şirketin başarısını birey belirler. Aynı isim altındaki mağazalar bile birbirine benzemezken başarılı bir satıcı size kayınvalidenizi bile satabilir. Ama kimisinden de hiç bir şey satın alamazsınız...."
" ...Bir ülkenin imajını güçlendirmek için avantajlarını ön plana çıkartmak gerekli. Türkiye imajınızı güçlendirmek için daha çok Türk olmanız lazım. orta Avrupalı, Alman ya da İtalyan olmaya çalışmayın ya da tek kültürlü bir yere aitmiş gibi kendinizi göstermeye çalışmayın. Türkler, Türk olmalı..."
" ...Çalıştığınız şirketi, müşterinizi zenginleştirirsen özgürlüğünü kazanırsın."

Wednesday, November 29, 2006

Arkadaşım Zeynep'in blogundan aldım, çünkü bayıldım.. Kalemine sağlık...

"abidin'e..

Mutlu insanlar görüyorum etrafta..Ne tuhaf?.
Nedir onları bu kadar mutlu kılan anlamıyorum..Hem de hiç..
Evet ben de anlık mutluluklar yaşıyorum ama hepsi o. Bunu hayatlarına yayabiliyor olmaları çok ilginç.
Acaba bendeki malzemeler mi eksik? Ya da bayat? Ya da tamamen yanlış?
Söylemedikleri yeni bir margarin mi kullanmaktalar yoksa?..

Abidin, bırak resmini yapmayı mutluluğun vazgeçtik biz ondan artık, tarif etsen yetecek o kadar çaresiz kaldık.."

zeynepaltuntash.blogspot.com

Tuesday, November 28, 2006

"Reklamlarınızda Kullanmamanız Gereken 5 Kelime"

"McKee diyor ki, "Şu beş kelimeyi asla reklamlarınızda kullanmayın;
1- Kalite
2- Değer
3- Servis
4- İlgi
5- Dürüstlük

Sebepleri de şöyle sıralamış;
1- Kalite: Alınmaya değer her ürün yada hizmet kalitelidir. Alıcılar, fiyata göre, kalitenin de geleceğini bilirler. Ayrıca kalite tüm firmalarca o kadar kullanılmıştır ki, sadece boş 6 harf haline gelmiştir.
2- Değer: Tıpkı kalite gibi, değer de fiyata bağımlı olarak değişmektedir ve alıcılar alımı yaparken, değerin ne olduğunu bilmektedirler. Her ürün veya hizmetin, kendine has değer eşitliği vardır. Bu yüzden "en değerliyi biz sunuyoruz" tamamen havada kalacak bir iddiadır.
3- Servis: Hiç "biz kötü servis veriyoruz" diyen bir reklam gördünüz mü? Dolayısıyla daha iyi servis vaadi, alıcı açısından hiçbir anlam ifade etmeyecekitr.
4- İlgi: Gerçekten firmanızın, rakiplerine göre müşterilerine daha fazla ilgi gösterdiğine mi inanıyorsunuz? Bunu söylemek iyi gelebilir ama, kamuoyu gözünde uçuşan kelimedir sadece. Rakibiniz müşterilerine ilgi göstermezse nasıl ayakta kalabilir? Ayrıca, rakibe göre daha ilgili olduğunuzu nasıl ispat edebilirsiniz?
5- Dürüstlük: Dürüstlük zaten her firmada olması gereken birşeydir. Bunu ilan etmenin nasıl bir anlamı olabilir ki? Ya gerçekten dürüst değilsiniz, birşeyler saklıyorsunuz, dürüst olduğunuzu söyleyerek bunu gizliyorsunuz yada -biraz ayıp ama- rakibinize göre daha yüksek yaşam standartlarınız olduğunu ima ediyorsunuz." Rekabet için elinizde çok fazla şey yoksa, yani "daha"nın yanına birşeyler koyamıyorsanız, bu beş kelimenin hala en iyi alternatifler olduğunu düşüüyorum. Eğer "daha" hala boşsa; daha ucuz, daha farklı, daha ilginç, daha yararlı, daha kısa... zaten yok olup gideceksiniz. Bunlarla biraz daha idare edin!
-BusinessWeek-

Monday, November 27, 2006

Kıbrıs

Uçaktan Akdenizi geçtikten sonra hemen görünen Beşparmak dağlarnın arkasında gerçektne verimsiz mi yoksa verimli de değerlendirilmemiş mi anlamadığım arazinin aralarında bulunan küçük evler.. Bir kaç ev yanyana geldiğin de oluşmuş köyler.. Sevebilirim sanki...
Telefondaki bağlantılardan çok kolay insanlar olmadığını anlamıştım aslında ama bu kadar oldukları aklıma gelmezdi.. Allahım taksiler 30'la gidiyo, insanlarda bir rahatlık bir boşvermişlik.. Sadece kumar oynamak için gelenler ki bu abiler kendilerini belli ediyor, bir tek onlara ilgi var.. (Yani onlara gösterilen ilginin hızını kıskandım resmen) Çok güzel bir sahil kasabası Girne. limanı çok cici. Keşke biraz daha hızlı olabilselerdi. :) Çok daha gelişebilirlerdi o zaman. Girnede deniz yönü haricinde nereye baksanız arkada Beşparmak dağlarını görüyorsunuz. Boğuluyomuşum gibi hissettim, tamam burada bina görüyoruz ama Kıbrıs bana ağır geldi.
Girnenin en güzel restaurantına gittik akşam yemeğine. Di Figaro.. açılalı 5 ay olmuş.. Sahibi İngiltere'de yaşamış bir Kıbrıslı. Sağolsun bizi o kadr iyi ağırladı ki...
Son bombamız havaalanında oldu, dediğim gibi o kadar yavaşlardı ki check in'i 1 saatte yaptırabildik... Heralde ben böyle bir şehirde yaşayamam.. Ve orda yaşayanlar 1200 yaşına kadar yaşayacaklar :))

Bu arada sağdan trafikte ne garip bişi yaa.. Ben orda olsam heralde her arabaya bir kere dokunmuştum :)))

Thursday, November 23, 2006

Sapanca

"Sapanca çok güzel, hele sonbaharda bir başka.."
Hep duyuyordum bu cümleyi ama bir türlü gitmek kısmet olmamıştı. Üyesi olduğum cember.net'te böyle bir organizasyon olduğunu ve enn sevdiğim arkadaşlarımın gittiğini duyunca hemen adımı yazdırdım.. Dedim ki 'e ben eksik kalırmıyım :)'

Pazar sabahı Bostancı ve Maltepe'ye yetişemem, yetişirsem de onların olduğu vagonu bulamam diye koşarak gittim Haydarpaşa'ya.. Trenimiz 8.10'daydı ve ben ilk defa trenle uzun yolculuk yapacaktım. 2,5 saat :) Bir vagon dolusu cember.net üyesiyle güle oynaya vardık Sapanca'ya. Orda bizi 2 otobüsle karşılayan bir arkadaşımız göl evine götürdü. Ankara, Bursa, Sakarya ve Çorludan gelmiş arkadaşlarımız bizi bekliyorlardı. Bir güzel kahvaltımızı yaptık, göl kenarında yürüdük, fotoğraf çektirdik, öğle yemeğimizi yedik, tavla ve dans yarışmaları yaptık, güldük eğlendik ve tekrar trene binip geri döndük.. O kadar güzel bir gündüki, orada olan herkese çok teşekkür ediyorum tekrar, Sapancayı görmediyseniz mutlaka gitmenizde fayda ver efendim.

Monday, November 20, 2006

Tuhaf Bir Aile..

- Müjdat Gezen Tiyatrosu nerde? - ...................
- Hıh anladım.. Bahariye, boğadan yukarı çıkarken ilk sağ sokak, kentucy fried chicken'ın karşısı tamam. - ..................
- Teşekkürler.

Böylece daha önce açıldığını duyduğum Tiyatroda oyun izlemiş olacaktım. Evin teyzemin davetiyle annem, kardeşim ve ben gidiyoruz oyuna. Öncesinde salonun içinde bulunduğu pasajdan bahsetmek istiyorum. Kadıköy'ün Atlas Pasajı bence. Bir sürü küçük ama şık butik dükkan, alışveriş duygumu körüklüyor. O akşam vaktim az ama bu pasaj acil gezilecekler listesine dahil ediliyor. Oyun salonuna gelinceee, salon küçük ama bence tiyatro için ideal.. Çünkü ben büyük salonlarda göremediğim oyunlarda çok zorluk çekiyorum. 7. sıraya oturuyor ve oyunun başlamasını bekliyoruz.


Oyun deliler hastanesinde bir grubun sergilediği, kız isteme olayına farklı ama bir o kadar da komik bakış açısını anlatıyor. O eskiden beri başarısını kanıtlamış harika oyuncularımızın yanında gençlere de açtıkları yol, izleyenleri eğlendiriyor.

Oyun sonrasında Evin Teyzeme teşekkür için kulise iniyoruz. O tatlı yorgunluklarının arasındaki hem eğlenmelerinin hemde eğlendirdiklerinin sevinci, gerçekten görülmeye değer.

Evin Teyzeye(Esen) bir kez de burdan çok teşekkür ederim..

Thursday, November 16, 2006

İyi bir yıl..


Dönüş'e gidelim, aa bu sinemada yokmuş.. Peki iklimler.. O da yok.. Üfff yine mi izleyemiycem.. Bu hafta Babil gelmiş aa onu izleyebiliriz ya da iyi bir yıl.. Farketmez o da olur. hem bu yıl benim yılım olacak, o yüzden iyi bir yıl fena bir seçim değil.. Diyerek giriyoruz sinemadan.. Film böyle bir yaz öğleden sonrasında hamaktaki hafif esinti gibi geçiyor. Hafif, sıkmayan, beklenildiği gibi ilerleyen... Eğer sinemada konu yönünden doymak isterseniz başka film görün derim ama amaç hamakta dinlenmekse bu film ideal..

Konusuna gelince Borsa dehası olan Max, onu yetiştiren ve tek akrabası olan amcasının evini ve üzüm bağlarını satmaya gider, burda aşık olur ve kalır :)) Çok mu özet oldu acaba.. Yokk canımmm :)

Kötü bir alışkanlığınızdan vazgeçin!

Hepimizin isteyerek ya da istemeyerek yaptığı bir çok hatamız, alışkanlığımız var. Bu aralar %100 düşünce gücüne takmış olmakla birlikte herşeyi yenmenin sadece istek olduğunu biliyorum. Ama ufak önerilere de hiç bir zaman kapalı değilim. İşte Scherer Leadership Center'ın CEO'su John Scherer'in önerileri...
1) Kurtulmak istediğiniz bir alışkanlığınızı belirleyin,
2) 'Düzeltme'nin ne olduğuna, yani kurtulmak istediğiniz alışkanlığınızın yerine ne koyacağınıza karar verin,
3) Kolay ulaşabileceğiniz bir yere para doldurun,
4) Kendinizi yapmak istemediğiniz bir şeyi yaparken ya da düşünürken her yakaladığınızda kendinizi bağışlayın ve parayı başka bir yere aktarın. Bu sırada da "bu beş.." deyin ya da kaçıncı yakalanışınızsa o sayıyı söyleyin,
5) Gün sonunda aktardığınız o paraları sayın ve güvenli bir yere koyun,
6) Ertesi gün yeni bir tomar para ile tekrar başlayın,
7) Hafta bittiğinde parayı yüreğinizi hafifletecek bir şey için harcayın ya da kullanın.

Yapmanız gereken şey yalnızca kendinizi yapmak istediğiniz şeyi yaparken yakalamak, kendinizi suçlamadan olayın üzerine gitmek ve yeni davranışı uygulamaya koymaktır.

Hariçten gazel okumak kolay sanırım ama sigarada bu yöntemle bırakılamz mı acaba...

Wednesday, November 15, 2006

Lovemarks


Mediacat'in düzenlediği forumla birlikte Türkiyeye gelen Saatchi&Saatchi'nin CEO'su Kevin Roberts'i iş yoğunluğum sebebiyle izleyemeden kaçırdım. Sadece haberler ve bloglardan takip edebildiğim kadarıyla çok güzel ve çok faydalı bir konferans olmuş.

Eylülcenin yorumlarındaki şu cümle çok hoşuma gitti ve buraya da taşıyorum sizlere.
"Zamanımızın önemli bir çoğunu müşterilerimizin ürünlerimizi almasını sağlamak için harcıyoruz. Bunun için sürekli müşteriye çeşitli mesajlar yolluyoruz. Ama biliyoruz ki müşterilerimizin fazla zamanı yok. Bu nedenle neye uğraşıyoruz? Onların mesajımızı hızlı ve doğru alması için" Sanırım bizim işimizi özetleyen en kısa cümle bu olurdu..

Bunun dışında benim okuduklarımdan en çok dikkatimi çeken Serdar Erener'in yönettiği Marka Meydanında lovermarks seçilen markalar oldu. Burada halkın interaktif oylamasıyla Hürriyet ve Efes Pilsen, jüri oylamasıyla da Arçelik lovemarks olmuşlar. Ertesi gün Hürriyetin haber başlığını tahmin edersiniz sanıyorum. Halk Hürriyet'i seçti :)

Peki acaba bunlar birazda zorunluluk yoluyla lovemarks seçilen markalar mı?
Eğer bazı markaları önceden belirlememiş olsalardı da bu markalar lovemarks seçilirler miydi?

Aşık olan terk eder!


Ebru.. Güzel, sevimli, güler yüzlü.. Aşık olduğu için gazeteciliği bırakmış, gerçeklerle karşılaşınca tekrar hayata tutunmaya çalışıyor.
Sinan.. Başarılı, akıllı, romantik.. Herkesin hayran olduğu bu adamın isteyipte elde edemediği kadın yok, karısına aşık, ama dışarıdaki hayatını da gönlünce yaşıyor.

Aralarındaki sevdada bir tek aşk sözcüğü geçmiyor ve böyle anlaşarak başlıyorlar ilişkiye. Bu ilişkinin en önemli ve tek kuralı aşık olunmaması.. Çünkü aşık olan terk edecek.

Erdoğan Aktaş'ı daha önceden bilmiyordum (tamam benim ayıbım) ama artık en yakın takipçisi olucam. Bir aşk böyle güzel mi anlatılır, üçüncü kişi bir ilişkinin güzelliğine böyle mi dahil olur. Bu ilk romanında Erdoğan Aktaş'ı kutluyor ve kitabı şiddetle tavsiye ediyorum.

"..beni dalgalı denizlerine sürükleme, lütfen sirenlerin çağrısı gibi beni kayalıklara çekip, parçalara bölme, bırak hayallerimi, seni ve aşkımı yalnız yaşayayım.."

Friday, November 10, 2006

Dışardan etki.

Bir ürünün ambalajı onu almamızda ne kadar etkiliyse, bir binanın giydirilmesi de içeri de ne yaptıklarında, nasıl ürettiklerinde ve nasıl sattıklarında o kadar etkili bence. En son gördüğüm Citroen binasında arabaların oturdukları ray üzerinde aşağı-yukarı hareket etmeleri beni çok fazla etkiledi, çokta başarılı buldum. (Burada resmini bulamadığım için ekleyemedim)

Bunun üzerine de Marketing Türkiye'nin aylık yayınladığı Outdoor&Sign'den bu konuyla ilgili bir kaç kelime eklemek istedim.

Ambalajlar ne söyler?
* Moda ve zerafetle ilgili ambalajlarda pastel renkler, yaldız ve siyah kullanılıyor.
* Parlak renkler hafiflik, kutlama, rahatlık ve mutluluk duygusu veriyor.
* Daha koyu renkler, daha ciddi bir hava katıyor.
* Fotoğraf makinası ve teknolojik aletlerde kullanılan siyah ve gri renk 'ileri teknoloji' anlamına geliyor.
* Metal folyo, koruma amaçlı değilde daha çok görsel amaçlı kullanıldığı zaman, her zaman yüksek kalite ve pahalılık imajını sağlıyor.

Binalar reklamlarla giydiriliyor, çünkü:
- Stratejik olarak doğru seçilmiş bir cephe, etkileyici bir kreatif çalışmayla bütünleştiğinde markayı tüm mecralardan daha fazla etkileyeceği düşünülüyor.
- Bu tip çalışmalar markaların yaratıcı taraflarını ortaya koyuyor.
- Bina giydirmeler algılanma, hatırlama, dolayısıyla tüketime dönme avantajları sağlıyor.
- İnşaat halindeki binaların reklamlarla süslenmesiyle, çevrede kreatif bir görüntü sağlanıyor.

Wednesday, November 08, 2006

Doğum/Ölüm

Bu hafta hem bir ölüm, hem de bir doğum haberi aldım. Doğumun heycanlandırıcı olduğu kadar ölümün hangi yaşta gelirse gelsin üzücü olduğunu bir kez daha yaşadım. Biliyorum bu hayatta her şey biz insanlar için ama hasta da olsa, yaşlı da olsa ölüm hep bir burukluk bırakıyor giderken... Ecevit 172 gündür hastanede sürdürdüğü mücadeleyi kaybetti. Arkadaşım Burak Arıcı'nın bebeği Naz Arıcı aramıza katıldı.

Bülent Ecevit yaşlılığı ve dışarıdan müdahale aldığı son dönemi haricinde Türk siyaseti için çok önemli işler yapmış, siyaset tarihinde var olan en dürüst siyasetçilerden biri olmuştur. Olması gerektiği gibi yani.. Normal olan buyken şimdi en dürüst olan diye anılması çok garibime gidiyor.. Zaten dürüst olunmalı, insan dürüst diye övülmezki.. Kendisinden bu ülke çok şey öğrendi. Allah Rahmet Eylesin.

Naz'cığım, ne zaman hala diyeceksin :) İyiki doğdun tatlım.










YARIN
birşeyler olacak yarın
duruşundan belli
kırdaki atların
bulutların koşuşundan belli
kazışından köstebeklerin toprağı
karıncaların telâşından belli
birşeyler olacak yarın
belki bir tomurcuk
belki bir ağacın düşen yaprağı
belki de bir çocuk
pek o kadar göremesek de uzağı
kuşların uçuşundan belli
birşeyler olacak yarın
öbürgünden önemsiz
yarından önemli

Bülent ECEVİT

Saturday, October 28, 2006

29 Ekim


"ATAM,
Dünya düşsede peşimize,
Yer sarsılsa da yerinden
Ne senden geçeriz
Ne yarattığın eserinden..."

Hepimizin en büyük bayramı olan 29 Ekim Cumhuriyet Bayramınızı kutlarım.

7'n BİTİRDİN!


Ben beğendiğim için mi güzel olmuş, yoksa gerçekten güzel mi?
Oldukça başarılı, en az bir önceki kadar güzel. Edinmeli, güzeelce dinlenilmeli bence..

Olgunluk şarkıları daha başarılı, hep böyle güzel şarkılar olsun da bizler de hep keyifle dinleyelim..

Bayram gibi Bayram...

Çocukluğumdan beri bayramları hiç uyuyamam zaten. Anneannem varken uyandıramazdı sanırım ama o beni bırakıp gittiğinden beri hiçbir şey eskisi gibi değil zaten.. bayram öncesi yapılan tüm hazırlıklar bayramda gerçekleşecek diye mi heycanlanıyorum napıyorum bilmiyorum. Bu bayramda her bayram olduğu gibi annemler kabristana gittiklerinde durduk yerde uyanıverdim, bir güzel kahvaltıyı hazırladıktan sonra kardeşimi uyandırdım.. :)) Napim hem canım sıkılmaya başlamıştı hemde acıkmıştım.. Sonra ailecek güzel bir kahvaltıdan sonra (babam haftasonuda işe muttlaka gittiği için ailecek kahvaltılarımız bayram sabahlarında gerçekleşiyor bir tek) sırasıyla amcamlar, annemin yengesi, teyzemler, annemin arkadaşları derken klasik bayram ziyaretlerimizi yaptık.. Aslında bu yaşta benimde hala onlarla geziyor olmamı herkes biraz garipsiyor sanırım ama ben seviyorum.. İkinci gün babam evde yokken dışarı çıkabilirim diye Gözde'ye gittim kahvaltıya. Sonra eşi ve arkadaşları birlikte biraz dolaştıktan sonra babam eve geldiğinde ise olması gerektiği gibi hemen eve döndüm. Sonra bir güzel teyzemleri, aynı akşam kardeşimin doğum günü olması sebebiyle onun arkadaşlarını ve Sibel Ablamları ağırladık. Bayramın 3. günü iseee o kadar geç kalktım ki, sanırım 2 yılın tüm uykusuzluğunu çıkarttım. Sonra akşamüstü Gözdelerin yanına gitmek için evden çıktığımda Caddeye ancak 1 saatte varabildim. Aman Allahım o ne biçim trafikti yaaa iyiki arabasız çıkmışımm.. Sonra bir arkadaşımla akşam yemeği yedikten sonra eve döndüm.. Böyle işte bayram gibi bir bayram geçirdim yani.. En sevdiğimden.. Bence çok güzeldi. Tatile gitsemde eğlenir, keyif alırdım ama böyle de güzel oldu..

Friday, October 20, 2006

Belgin'in İftarı


Geçen cumartesi toplanıp -20kişi- Belgin'e iftara gittik. Bu gördüğünüz şahane sofra göremediğiniz asıl sofranın sadece bir köşeciği.. O kadar güzel hazırlanmış, o kadar şahane yemekler yapmışkiii, sadece iftarda değil sahura kadar kalmamıza sebep oldu.. Önce yemeğimizi yedik, sonra tatlımızı, sonra kahvemizi içtik, sonra çayımızı, sonra bir güzel tabu oynadık, çok güzel sohbet ettik ve tabi tekrar karnımız acıktı, haydaa gecenin o saatinde oturduk tekrar masaya sahurumuzu yaptık.. ŞÖle özetleyeyim ertesi gün iftar geldiğinde ben hala toktum :))
Belgincim bizi o kadar güzel ağırladıki, 20 kişi hem iftar, hem sahur hiç kolay değildi walla... Ellerine sağlık Belginim, herşey için bir kez de burdan çoook teşekkür ederim.

Bir önceki haftada Yıldız'da iftardaydık onun fotoğrafını çekmemişiz.. Allahtan Ramazan bitiyoda rejimime geri dönebilicem, yoksa sayelerinde aylardır yaptığım rejim boşa gidecekti :))

Wednesday, October 18, 2006

CAM TAVAN SENDROMU

"Bir seyin imkânsiz olduguna inanirsaniz, akliniz bunun neden imkânsiz oldugunu size ispatlamak üzere çalismaya baslar. Ama bir seyi yapabileceginize inandiginizda, gerçekten inandiginizda,akliniz yapmak üzere çözümler bulma konusunda size yardim etmek için çalismaya baslar"

Dr. David J. Schwartz Bilim adamlari pirelerin farkli yükseklikte ziplayabildiklerini görürler. Birkaçini toplayip 30 cm yüksekligindeki bir cam fanusun içine koyarlar. Metal zemin isitilir. Sicaktan rahatsiz olan pireler ziplayarak kaçmaya çalisirlar ama baslarini tavandaki cama çarparak düserler. Zemin de sicak oldugu için tekrar ziplarlar, tekrar baslarini cama vururlar. Pireler camin ne oldugunu bilmediklerinden, kendilerini neyin engelledigini anlamakta zorluk çekerler. Defalarca kafalarini cama vuran pireler sonunda o zeminde 30 santimden fazla zipla(ya)mamayi ögrenirler.
Artik hepsinin 30 cm zipladigi görülünce deneyin ikinci asamasina geçilir ve tavandaki cam kaldirilir. Zemin tekrar isitilir. Tüm pireler esit yükseklikte, 30 cm ziplarlar! Üzerlerinde cam engeli yoktur, daha yüksege ziplama imkânlari vardir ama buna hiç cesaret edemezler. Kafalarini cama vura vura ögrendikleri bu sinirlayici 'hayat dersi' ne sadik halde yasarlar. Pirelerin isterlerse kaçma imkânlari vardir ama kaçamazlar. Çünkü engel artik zihinlerindedir. Onlari sinirlayan dis engel (cam) kalkmistir ama kafalarindaki iç engel (burada 30cm'den fazla ziplanamaz inanci) varligini sürdürmektedir.
Bu deney canlilarin neyi basaramayacaklarini nasil ögrendiklerini göstermektedir. Bu pirelerin yasadiklarina 'cam tavan sendromu' denir.
Bir insanin gelebilecegine inandigi en üst nokta, onun cam tavanidir.
Cam tavaniniz hayallerinizin tavan yüksekligini gösterir.
Insan inandigina denktir.
Yapabilecegini düsündügü kadardir...

Saturday, October 14, 2006

Sen, Ben ve Dupree..


Bu hafta izlediğim film..

Hem de ilk defa gittiğim Carrefour Maltepe Park'ta. Sinema salonları AFM olduğununda etkisiyle sanırım gayet güzel ve rahattı. Filme gelince afişinden anlaşılabileceği gibi Dupree Carl'ın en yakın arkadaşı düğünde de sağdıcıdır. Düğün için bir hafta izin aldığında işten kovulur, kalacak yeri olmayan Dupree'yi Carl ve Molly evine alır. Ve film bu 3lünün maceralarını anlatır.

Zor Baba filmine benzetilmeye çalışılmış ama ben onun üzerine film tanımam, o kadar gülmedim çünkü ama güzeldi yani bence :)

Wednesday, October 11, 2006

Carting



Eveeet sonunda Carting'i de denedim... Hemde sadece 3 defa kaza yaparak :)) Burnumuzun dibinde Adatepe'deki piste gittiğimizde o kadar kalabalıktı ki, sıra hiç bize gelmeyecek sandım.. Sonra eeen öndeki arabaya oturdum, kaskımı taktımmm ve sağ gaz - sol fren arabayı kullanmaya başladımm.. Evet hızlı gidiyorum ve !!! direk ilk virajdaki lastiklere tosladım :) Hadi ben ilk defa deniyorum arkamdan gelen adamın bana çarpmasına ne demeli... Zaten bu arabalar geri geri de gitmiyo.. Beni ordan kurtardıklardan sonra ikinci büyük kazamı - ki oradaki çocuğun gelip, bir daha böyle çarparsan seni pist dışına çıkartırım dediği- yapıyorum.. Allahım hiç gidemicem sanırım :) 3. ve son büyük kazamı yine aynı virajda yapıyorum :) Çocuğun kötü bakışlarını - ilk kez deniyorum heralde diyerek tersliyorum. Çocuk aaa tamam o zaman keyfine bak diyo.. Keyfe bakkkk :)
Bizimle birlikte piste çıkanlar ciddi ciddi yarışmaya başlıyor o sırada bizimde süremiz dolunca bizi çıkartıyorlar pistten.. Carting demek buymuş demekki.. Daha büyük pistlerde denemek dileğiyle... Keyifli, eğlenceli ama aynı zamanda tehlikeli.. Tavsiye ederim.... :))

Resim.. Doğru dürüst bir carting resmi bulamadım bununla yetiniverin.. Diğeride araba içerisinde çekilmiş ben.. Arabayı düzgün kullanıyorum ya ondan :) İki kişi aynı anda pistte olunca birbirimizi çekemedik.. Neyse artıkkk beni daha önce kasklı görmüştünüz :))

Saturday, October 07, 2006

Caesar Salata ve Sosu


İşte yeni tarif isteyenlere yepsyeni bir tat...

Malzemeler
* 1 Aysberg ( yani göbek salata :))
* 1 fincan mayonez
* 1 yemek kaşığı limon suyu
* 1 diş ezilmiş sarımsak
* Yarım fincan rendelenmiş parmesan peyniri
* 1/4 fincan süt
* Tuz, karabiber

Yapılışı;

Göbek salatamızı bir güzel yıkadıktan sonra güzeeeelcene elimizle kesmeden küçük parçalara ayırıyoruz. Biliyorsunuz sebzeye metal değdikçe vitamini kaçıyor :) Başka bir yerde mayonez, limon suyu, sarımsak, süt, tuz ve karabiberi karıştırıyoruz. Sonraaa göbeğimizin üzerine :) - yani salatamızın - bir güzel döküyoruz sosumuzu.. Üzerine de parmesanımızı...

Afiyet olsun :)

Resim.. Orda yemek yapılırken eli belinde izleyen ben :))

Friday, October 06, 2006

Sıkıysa Pazarlama / MURAT ŞAYLAN - Referans Noktası

* Pazarlama Satış Değildir. Pazarlama "albeni" yaratmaktır. Müşteriyi ürüne çekmeye çalışır, satıcıların elini güçlendirmeye çalışır. Pazarlama pazardan değil, zihinden yer kapmaya çalışır.

* 4P - Ürün(product), Fİyat(price), Dağıtım(Place), Tutundurma (Promotion)
diğer P'ler.. İnsan (people), hız(pace), politika (politics), paket(package), sunum(presentation)

* Tüketici kraldır. Atalet duygusunu sahiplenen firmalar yakında yok olacak.

* Pazarlama, hedef kitleyi belirleme, ürün geliştirme, fiyat belirleme, bulunurluğu planlama faaliyetlerinden başlar. Rakiplerden farklılaşmak, ürün ve iletişimde konumlama belirlemek, marka yönetimi yapmak, pazarlama planı hazırlamak, pazarlamanın başlıca görevleridir.

* Pazarlama değişimdir. Tüketiciler için basit olanı bulmaktır.

* Pazarlama girişimciliktir. Müşteriler için ürünleri yenileme veya varsa gizli varlıkları ürün haline getirme demektir. Sürekli yeni müşteri adayları bulmak ve onları satın almaya ikna etmektir. Mevcut müşterilerle sürekli iletişim kurma ve onlara tekrar satış yapma fırsatı kollamak demektir. Pazarlama başlamak, harekete geçmek demektir.

* Pazarlama bitmez... Pazarlama üretim öncesinde başlar ve satış sonrasında da devam eder.

* Pazarlama felsefedir..- Win - win - Pazarlama dünya barışını ve küreselleşmeyi savunur.

İsmini doğru seç.. İyi bir isim herşeydir.. (Sesli - sessiz - sesli - sessiz)

Konuyla ilgili merak ettikleriniz varsa lütfen sorun :)

Domatesi Satmak / Ateş Yaylıoğlu

İlan; duyurur, reklam; tanıtır ve beğendirir, haber ise bilgi verir.

Haber analizi neden önemlidir?
- Haberin değerini kategorize etmek,
- Haberin algısını değerlendirmek,
- Rakiplere göre durumumuzu konumlandırmak,
- İletişim stratejilerimizi belirlemek,
- PR aktivitelerimizi değerlendirmek.

Standart analiz kriterleri
- Haber adeti
- Tiraja göre dağılım
- Erişim
- Sütun X CM
- Reklam Eş Değeri
- Haber Etkisi

"Türkiye de 1 gazeteyi ortalama 3 kişi okuyor."

Bunların dışında analiz kriterlerini çoğaltmak mümkün;
- Yayın gruplarına göre dağılım
- Dağılım alanına göre dağılım
- Yayın tipine göre dağılım
- Yayın içeriklerine göre dağılım
- Yayınlara göre dağılım
- Küpür tipine göre dağılım
- Alıntı kaynağına göre dağılım
- Görselliğe göre dağılım
- Anahtar kelimenin haberde geçtiği yer...

Levent Hatay / VESTEL

Markayı ne kadar esnetirsen, o kadar kişiliğinden kaybeder.

Pazarlama, budadıkça, büyür.

Pazarlama'da Sırtımızı Nereye Yaslayacağız? Yenilikçilik mi, Yaratıcılık mı? / ALİ SAYDAM

Karışan Kavramlar;
* Involment- İlgili olmak // Commitment - Bağlı olmak
* İlişki ve İletişim
* Liderlik ve Yöneticilik (Lider dağın arkasını görür, başına ne geleceğini bilir.)
* Sanatlı ürünler ve sanat ürünleri (Sanat kurgulamaktır)
* Yaratıcılık ve Yenilikçilik
Yaratıcılık; Bireyseldir.
Yenilikçilik; İş bağlamında düşünmelidir, toplumsaldır, başarı ve sonuç odaklıdır.
Yenilikçilik; bir fikir, ürün ve hizmeti satın alması için hedef kitleyi ikna etme gücüdür.

Inovasyonu kuvvetli olan reklamların; kendi kendini tekrarlaması olmaz. Inovasyon yeteri kadar güçlüyse kendi kendini yeniler.

"HATAYI YAPMAK İNSANA, TEKRARLAMAK ŞEYTANA MAHSUSTUR."

Mevcut Durum Analizi - Gelecek Beklentisi - Yenilikçilik Buluşçuluk - Gelecek Tasarımı - Stratejiler - İş Sonuçları - Mevcut Durum Analizi - ...

Kurthan Tarakçıoğlu/HYUNDAI


- Çalışanların hepsine şöhretli insan muamelesi yapmak gerekir.
- Liderlerin işi hem genel, hem de detaydadır.
- Lider, iletişim üstadı olmalı ve iletişime hakim olmalıdır. Hız = HERŞEY!
- Rekabet üstünlüğü farklı olmaktan kaynaklanıyor. (Üründe farklılaşmak, hizmette farklılaşmak, farklı bir ses çıkartmak..)
- Daima perakendeci gibi düşün! (en çok gözeten olmak, tutarlı pazar bazlı fiyat sağlamak, markaya odaklanmak, bayi ağını korumak, tüm segmentlere odaklanmak..)
- Çevrenize enformasyon vermeyin, enformasyon bombardımanına tutun.
- Ya olayların akışını seyredersiniz, ya olayların akışını değiştirirsiniz.
- Liderlik tencereye kapak koymayı değil, zaman zaman tencereyi karıştırmayı da gerektirir.
- Lider, düzen sağlayıcı olduğu kadar, kaos da yaratıcıdır.
- Hedefler kararlılığı ateşlemeli, telkin etmelidir. İnsanlar onlarla özdeşleşeyi istemelidir.
- Maddi ve manevi rehberlik daima gereklidir.
- Kutlamayı, tebrik etmeyi ve teşekkürü hiç bir zaman unutmamak lazım.

Geleceğin Medyası - Serhat Akkılıç/ Project House

* Yepyeni bir nesil geliyor. "Z" nesli.
* Katılımcı, kişisel ve tüketici tarafından üretilen bir medya evrenindeyiz.
* İçeriği filitre etmek, içeriği incelemek daha da zorlaşacak.
Tüketici yerine 'Prosumer' türetici kullanılacak.

Halkla İlişkilerde Son Trendler? / Meral Saçkan - Barika Göncü

ICCO
İngiltere'de 1986 yılında kurulan ICCO (international Communications Consultancy Organisation) 98'de ABD'nin katılmasıyla güçlenmiş, 2006 daki haliyle 29 ülkenin yerel derneklerinin üye olduğu 25.000 katılımcısıyla dünyanın en büyük danşmanlık organizasyonu haline gelmiştir.
ICCO Misyonu;
* Uluslararası Mesleki Standartlar (liderlik ve iletişim, iş planlaması, iş geliştirme, mali sistemler, kampanya yönetimi, müşteri memnniyeti, yeni müşteri, insan kaynakları yönetimi)
* Uluslararası Etik Standartlar (2003 Stockholm Bildirgesi, Uluslararsı CMS denetimi ve kalite belgesi)
* Dünyanın en iyi örneklerini paylaşmak ve yaymak
* Pazar bilgilerini sağlamak
* Üyeler arası iş fırsatları yaratmak
ICCO Faaliyetleri;
* ICCO Dünya Raporları
* ICCO Dünya Zirveleri - Eğitim Programları-
* CMS Denetim - açık bilgi platformu
IDA
2004'te 14 şirketle kurulan İDA'ya şu an 16 PR şirketi üye ve üyeleri arasında 400 çalışanı, 200 reklamvereni bulunmakta.
IDA Faaliyetleri;
* Eğitimler - Stratejik İletişim Eğitimi -
* Üniversite öğrencileri İDAnın staj programına katılıyor.
* Özel eğitim programları var. - Kriz iletişimi, gündem yönetimi, finansal halkla ilişkiler.. -

Halkla İlişkilerde Bugün

Halkla İlişkiler büyüyor.. %27
Uluslararası alanda halkla iliişkiler gelişiyor. % 60
En fazla halkla ilişikiler hizmeti alan kollar; Bilişim/Teknoloji/Telekominikasyon/Sağlık/Biyoenerji
Halkla İlişkiler Ajanslarından en çok talep edilen hizmetler;
Medya İlişkileri, Kurumsal İletişim, Pazarlama yönelimli PR
Halkla İlişkiler Ajanslarından en az talep edilen hizmetler;
Organizasyonlar, Yatırımcı İlişkileri, Kurumiçi İletişim
Büyümeyi sağlayan faktörler; olgunlaşan PR pazarı, ekonomide gelişme, yabancı yatırım
Büyümeyi etkileyen faktörler; yetenekli eleman azlığı, ekonomik yavaşlama, PR faliyetlerinin maliyetlerinin düşürülmesi

Halkla İlişkilerde Gelecek

Dünya değişiyor.( Devlet ilişkileri, uluslararası Pazar, tüketiciler, medya, inanç sistemi, güven değişiyor.)
Toplumda iş dünyasına duyulan güven azalıyor.
STK!lara duyulan güven artıyor.
Tüketici ve paydaş güveninin kazanılması gerekiyor. (Alınan/uygulanan kararlarda değil, karar aşamasında paydaş ilişkileri önem kazanıyor.
Reklam güvenilirliğini yitiriyor.
PR tüm bunları toplamada lider konumda..

Halkla İlişkiler Nereye Gidiyor?

- Açık ve kesintisiz iletişim
- Özellikle finans konularında şeffaflık
- Uzun vadeli düşünceler
- Kollektif uzlaşım
- KSS

Nasıl hazırlanacağız?
- İtibar yönetimi; önce kendimizin her türlü ayıptan uzak durması lazım (Bireysel Etik)
- Mükemmel insan kaynakları bulup, eğiteceğiz ve elimizde tutacağız
- Paydaşları karar süresine katılan, geri bildirimleri olan ve yorumlayan kişiler olarak konumlandıracağız
- İletişim danışmanıyız, iş danışmanı değil
- Mükemmel stratejiler, mükemmel taktikler geliştireceğiz
- Değerlendirme çok önemli
- PR’ın önemini yöneticilere ve şirket sahiplerine anlatacağız

SONUÇ

Geçmiş Gelecek
İletişim Ayrıydı. Bütünleşik
PR Ajanstı. İletişim Danışmanlığı
Ürün Destektik. Marka muhafızlarıyız
Basın İlişkileri Önemliydi Sosyal Paydaşlarda önemli
İletişim Tek yönlüydü Çok yönlü
Kültür Tek kültürlülük Çok kültürlülük

İletişim gün geçtikçe farklı noktalara kayıyor; internet ve blog gibi.. Hatta bloglar artık gazete haberlerine bile kaynaklık edebiliyorlar. Şirketler de blogları kullanmaya başladı. KSS’nin bir kısmı yasal sorumluluk haline gelecek.

- Hizmet verdiğimiz herkesin beklentileri artacak, gerçekten kalifiye ve şirketlerle doğru ilişkiler kuranlar ayakta kalacak.
- Farklı alanlarda, farklı sektörlerin dillerini kullanacağız.Tüketiciler resmi şirket söylemi dışında kendileri gibi konuşan insanlar istiyorlar.
- Tüketicilerin karar, hatta tasarım sürecine katılmaları gerekiyor.
- Şirket şeffaflığının ve güvenin arttırılması şart.
- Çeşitlilik, çok yönlü bilgi akışı; farklı grupları ortaya çıkartıyor.

İletişim ve teknolojinin her ne kadar gelişsede; BİREBİR İLETİŞİM’in önemi devam edecek!

Thursday, October 05, 2006

Şeytan Marka Giyer...


Aynı isimli kitaptan uyarlanan filmi; dün galasında, Marie Claire Dergisinin bizler için hazırladığı özel yayında izledim. Daha kitabını okumadan filmi izlemek benim her zaman yaptığım şey aslında... (Da Vinci de olduğu gibi) Bir kitabın filminin çekileceğini bildiğim zaman okumaktan kaçıyorum galiba :)
The Dewil wears Prada (Orjinal ismini daha çok sevdim) 'ya döndüğümüzde film;
Runway Dergisinin yayın yönetmeni Miranda'nin modadan hiç anlamayan ve giyinmeyi bilmeyen(!) Andrea'yı işe almasıyla başlıyor. Andrea zaman içerisinde modaya hakim duruma ve Miranda'nın bitmek tükenmek bilmeyen imkansız isteklerini yerine tam zamanında getirmesiyle işinde bir yıldız haline geliyor. Bu süreçte Andy ailesi, sevgilisi ve tüm yakınlarından uzaklaşır ve aslında yapmak istediklerinin de bu olmadığını anlar. Film, Andy'nin Mirandanın dünyasından biri olduğunu farkedip bundan vazgeçmesiyle sona eriyor. Eğer moda dünyasındaysanız (filmde Valentino, Donna Karan gibi bir ç markanın koleksiyonundan parçalar var), yayın dünyasındaysanız bu filmi görmelisiniz derim. Ben beğendim eğlendim..
Aaa unutmadan film aynı zamanda sadece işinize yoğunlaşır, sadece çalışırsanız, gözünüz başka bir şey görmezse tüm sevdiklerinizden uzaklaşırsınızı da işliyor. Ben en çok bunu farkettim :))

Tuesday, October 03, 2006

İşte Marketingİst notlarım.. Şimdi nasıl başlayacağıma aslında çok karar veremedim. En iyisi katıldığım tüm oturumları tek tek yazmak.. Böylece faydam olacaklar daha kolay indirebilir, kullanabiliriler..
Marketingistin en çekici olayı mı Project House'un her yere (evet heryerde tuvaletin duvarlarında bile vardı) bıraktığı postitleriydi :)
Her birinde ayrı bir pazarlama sloganı süslü postitler herkesin oldukça ilgisini çekti ve öyle tahmin ediyorum ki Project House için başarılı bir fuar oldu.
Ekmeğimizi Marketingden çıkaranlar buluştuk bu senede işte.. Şimdi hep birlikte 4. sünü bekliyoruz :)

Tuesday, September 26, 2006

Bal Kabaklı Cheesecake

" Malzemeler;
* 2 paket Krem Beyaz Peynir
* 1 paket Vanilya
* 1 kilo soyulmuş ve temizlenmiş bal kabağı
* 1 çay bardağı veya 3 yemek kaşığı Grand Marnier
* 1 su bardağı ve 2 kahve fincanı toz şeker
* 3 adet yumurta
* 1 su bardağı krema
* 1 1/2 paket eti burçak büsküvi ( toz haline getirilmiş.)
* 4 yemek kaşığı eritilmiş ve soğumuş tereyağı - margarin karışımı
* 1 yemek kaşığı tane karanfil

Yapılışı:
Bir tencerede kabak parçaları, 1 su bardağı toz şeker, tane karanfil ve 1 su bardağı su ilave edilip, 20 dakika orta ateşte pişirilir. Yumurtaların sarısı ve beyazları ayrılır ve bir kapta beyazı çırpılır. Başka bir yerde yumurta sarısı, toz şeker, vanilya, Grand Marnier karıştırılır ve haşlanıp, ezilmiş kabaklar ilave edilir. Çırpılmış yumurta beyazı, krema ve krem peynir eklenir. Çırpılır.
Toz haline getirilmiş büsküviler teflon ya da pyrex bir kaba düzgün bir şekilde yayılır. (yayarken cam bir bardak altından yardım alınabilir.) Yağ karışımı bir kaşık ile içe doğru yayılır. (kaşık toza değmemelidir.) Daha önce hazırlanan karışım üzerine dökülür ve sıcak fırında orta kattaki ızgara üzerinde 175'C'de 40 dakika pişirilir. Piştikten 6 saat sonra servise hazırdır. "

İnanması güç ama resimde görüneni ben yaptım.. Şimdi denemek isteyenler, canı çekenler, tekrar isteyenler parmak kaldırsın lütfen! :))

Saturday, September 23, 2006

İşte Ankara :)



Geçen cumartesi Ankara'daydım. 25 yıldır ilk defa gittiğime bir çok kişi inanmadı.. Neden ki.. İstanbul'u da görmeyen çok insan var ben şaşırıyomuyum :) Herneyse konumuz Ankara.. Evet Cumartesi Ankara'ya gittik, önce Ümitköy'de bir bayimizi açtık :) Kendisine hayırlı işler.. Sonra Arjantin Caddesine gittik burası bence Nişantaşına benziyo.. Yani benziyo demeyeyim de benzetmeye çalışmışlar diyeyim :) Ordaa şirketçe yemeğimizden sonra otele döndük.. Otelimiz Ulus'ta 19 Mayıs'taydı. Radisson Sas. Sonraaa Mehmet sağolsun beni ve Zeynep'i otelden alarak Anıtkabir, Atakule, Kuğulu Park, 7. Cadde, Tunalı Hilmi... vs. gibi Ankara Kalesi hariç görülebilecek her yeri gösterdi :) - unutmadan Mehmet'le birlikte Barış ve Onur'da bizimleydi, onlara da çok teşekkürler - pazar günü Arjantin caddesindeki brunchımızdan sonra evimize döndük.. Tabi bağımlılık yapan Ankara Salı günü beni tekrar çağırdı :) Bu sefer Rüzgarlı'da bir bayimize gittik, ordan da Simon Boliver'deki bir başkasına.. Sonraa çok sevdiğim, hep onunla çalışmak istediğim Mandalina'ya gittim. Mandalina Ajans'ta beni karşılayan Nurettin bana ofisi gezdirdi. Yerlerinde gözüm olduğunu bilmeyen ekip, ofisi emin ellerde diye düşünüp çıkmıştı bile :) Tamam burdan itiraf ediyorum, hiç bir şeye dokunmadım. Mandalina'nın İstanbul'a artık gelmesi gerektiğini bütün gece tekrarladım durdum.. Sonra yine oteldeydim. Ertesi günde İstanbul'a döndüm.. Ankaralıların dedikleri gibi Ankaranın en güzel şeyi İstanbul'a dönüşüymüş :)

İşte böyleee kısa Ankara turum bence oldukça renkli geçti. Fotoğraf için Barış'a çok teşekkür ederim...

Bu sene de bekar gezelim :)

Eveeet bu yaz hemen hemen her hafta düğün, nişan gibi birleşme organizasyonlarına gittim.. Kimler mi evlendi? Diş doktorum Hüseyin Abiden Gülsevil'e; Kağandan Ali'ye; Azize'den Caner'e; Sueda'dan Neslihan'a kadar herkes herkes evlendi. Elif'le Serkan; Başak'la Mehmet veeeeeee Filiz'le Ferhat nişanlandı...
Ennnnnn önemlisi Gözde'yle Mervan evlendi... Yukarıdaki resim ona ait... Canım arkadaşım çok çok çok mutlu ol inşallah.. Ve ben o nikahta şahittim.. O kadar heycanlandım ki.. Gözdem çok güzel olmuştu. Bir insana gelinlik böyle mi yakışır...
Evlenenlerin hepsine hayırlı olsun diyorum, nişanlananlara da Allah tamamına erdirsin tabiki...
Ya bir yazda böyle geçti işte.. Ben bekar olmaya devam.. Aşk lazım aşk, aşk :)

Thursday, September 21, 2006

Yazacak çok şey var..

Düğünlerdi, nişanlardı, toplantılardı, fuarlardı, Ankaraydı, Barondu, Cheesecake''ti derken... Blogumla bir türlü ilgilenemedim. Yakında her şeyiii birer birer anlatıcam.. Hatta bir de yemek tarifleri vericem ki üf... :)

Bekleyin ve/veya Özleyin Beni...

Görüşürüüüüüüüüüüz!

Wednesday, September 06, 2006

www.fotoport.com

Sizde benim gibi fotoğrafları cd de değil, albümde saklamayı mı seviyorsunuz?

Uzun zamandır çektirdğim fotoğraflar vardı. Hatta hep amaaan digital makinalar çıktı mertlik bozuldu diyodum, hatta annem "e çekiyosunda noluyo elime alıp bakamadıktan sonra.. " diyordu. Aslında Eminönünde bildiğim, tanıdığım, daha öncesinde birlikte çalıştığım fotoğrafçılar vardı ama Eminönüne gidecek vakit nerde... hem giderken fotoğrafları cd yapıcan yanına alıcan.. Zor işler çok zooor...

Bir gün arkadaşıma bir kargo geldi ve o bak fotoğraflarımı bastırdım diye kargosunu gösterdi bana.. Eveeet
www.fotoport.com
Giriyorsunuz, üye oluyorsunuz, sonraaa ister albümünüzü burda saklıyosunuz, isterseniz 10x15'ten 20x30 poster boyutuna kadar bastırabiliyorsunuz, fotoğraflarınızdan promosyon malzemesi yaptırabiliyorsunuz... Ve tüm bu istedikleriniz 2 gün içerisinde adresinize teslim ediliyor.

Tabi ben bunu keşfedinceee ilk seferde 82 tane foto yüklemişim, bugün geldiler. Süpppeer... Şimdi onları güzelce albüme yerleştiricem, çerçeveye koyucam. Doyaaa doyaa bakarım artık fotoğraflarımaa...