Wednesday, June 02, 2010

Rüyalar Gerçek Olsa...

Bu sefer ben değil, sanıyorum ki bilinç altım sapıttı...
Öyle mesaj içerikli rüyalar görmeye başladım ki ve gördüklerim o kadar net ki, gün içinde rüyalarımı düşünüp, şizofrenik anlar yaşıyorum.
Bir keresinde bir denizin köpüğünü, bir diğerinde bana bakan birinin bakışını ya da en sonuncusunda hayalimin gerçekliğini... Eskiden de gördüğüm rüya aynı gün içinde gerçek olurdu ama hiç bu kadar etkilemezdi beni.
İşte o yüzden buraya not düşmek istedim. Gerçekleşirse kendime ben demiştim demek için..

Ben böyle kendi halimdeyken dünyada kayıtsız kalamayacağım bir çok gelişmeler meydana gelmeye başladı. Konuyu Yılmaz Özdil çok güzel özetlemiş, tarihte bugünlerde neler oluyor, okumak için, buyrun...

Friday, May 28, 2010

www.mineyaman.com


Evet, taşındık, hem de hiç bir yazımız kaybolmadan..
Benim gibi blog yazılarını kafasında biriktiren ve bir türlü yazıya döküp, bir araya getiremeyen ya da tuttuğu defterlerin her biri yarım yarım kalan birinin doldurduğu bir alana dokunması bile büyük bir olayken, Sevgili Arkadaşım Ali, bizi bu adrese taşıdı. Hem de bunu blogumun 4. yılını doldurduğu 20 Mayıs'ta gerçekleştirdi.
Enerjimin olmadığı, modumun bozuk olduğu günlerden birinde yazdığım bir yazıya üzülen Ali, beni kendime getirmek için bu sayfayı bana aslında sadece bana değil, bize hediye etti.
Hayatı boyunca hep aynı yerde yaşamış biri olarak, alışkınlıklarımı kolay değiştirmememin sebebiyle kendimi elimdekilere bu kadar bağlamışken, bu yenilik benim için, süper geldi.

Ali'cim,
Çok ama çok teşekkür ederim. Hem bu şahane hediyen, hem de buraya geçiş süresince verdiğin destek için... Tüm yakın çevren gibi, ben de arkadaşın olduğum için çok şanslıyım. Tekrar, tekrar teşekkür ediyorum.

Tuesday, May 18, 2010

Yazacak Ne Çok Şey Var!

Bir atalet hali üzerimde.. Ne yazabiliyorum, ne okuyabiliyor, ne konuşa.. Halbuki sabah 6 da başlıyorum yaşama ve mümkün olan en geç saatlerde sonlandırıyorum. Yine bir sorgulama hali içimde, her şeyi, herkesi sorguluyorum. Bir de var olan yoğunluk içinde tüm bu düşünceleri kovalamaya çalışıyorum zihnimden..

Geçen gün bir arkadaşım "Çok fazla herşeyin farkındasın, o yüzden hiç bir duyguyu yoğun yaşayamayacaksın.." dedi bana, üzüldüm.
Bir diğeri de "Başarı ve mutluluk aynı anda olmaz, ya %75 başarılı, ya %75 mutlu olacaksın, bence sen başarılısın." dedi, ona da üzüldüm.
Mutlu olmayı tercih ederim.

Hem 'Başarı' ne demek ki? Kime göre, neye göre başarı? İşle ilgili doğru zamanlarda, doğru yerlerde olmak mıdır, başarı? Ya da dışarıdan mutlu gözüken bir ilişkiye sahip olmak? Ya da ödül almak, kariyer yaptığını sanmak, okulu bitirmek, evlenmek... Hangisi başarı?
Bence esas başarı sorumluluk. Ve bunu sorgularken insanın en büyük sorumluluğunun çocuğuna karşı olan sorumluluğu olduğunu anladım. Başarı bence bir çocuk yetiştirebiliyor olmak, çünkü bence bu; hayattaki en büyük mucize.

Ben ise kendi halimde, daha fazla anları yakalamaya çalışıyorum hala.. Hıdrellez'de dilek tutarken, Antakya'da eski bir Sabunhane'de kendimi dizide oynar sanarken, Kordon'da rakı içerken, evden çıktığımda yağan yağmur tanelerine gülümserken, Ortaköy'de çilekli tart yerken... Mutluyum.

Ufak şeylerden mutlu olanlar, ufak şeylere üzülebiliyorlar işte..

İnsanların ego savaşlarından sıkıldım. Bencilliklerinden, kavgalarından, bağrışlarından, telaşlarından, keskin kılıçlarından... Ve tüm bunlara hala üzülen kendimden.

Mutluluk ve tedirginlik arasında bir yerlerdeyim, ya mutluyum, ya tedirgin! Ara renklerimi geri istiyorum. Pembe ve gri arasında dünyalar olmalı.


Bloga yeteri kadar zaman ayıramıyorum, halbuki yarın tam 4. yaşını dolduracak Benim Blogum. Resimdeki çilekli cupcake, bizim için gelsin. Daha sık yazabilmem dileğiyle...

Wednesday, April 21, 2010

Küllerin İçindeeeen Canım...

"Doğa, intikam alır, almalı da bence, kendini unutturmamalı, insanların kendilerini bu dünyanın sahibi sanmalarına ayak diremeli, izin vermemeli..
Bunu yaparkende iyi kötü ayırt etmeden herkesi etkilemeli."derim hep, derim de bu kez beni de etkileyeceğini tahmin edemedim..

İtalya'ya gittim, isaloni fuarının içindeki EuroCucina'ya. Malum fuar dönemi, Türkiye içindekileri bitirirken, dünyada bu işler nasıl yürüyoru izlemeye Milano'daydık.
Bu arada, fuarların artık bittiğini düşünüyorum, bunda internetin payının büyüklüğü kadar, metrekarelerin geniş olduğu showroomların ve tüm bilgilere anında ulaşma kolaylığının payı da var bence. Yine de seviyorum o salonları dolaşan insanları izlemeyi, catering firmalarının yarışlarını, fuarda stand sahiplerinin misafirperverliğini ve fuar hareketliliğini.
Tüm bu düşünceler içerisindeyken Mart ayında İzlanda'da patlayan Eyyafyallayöküll yanardağının küllerinin Avrupa'daki uçaklara mani olduğunu duymuştum ama kuzeydeydi o küller.

Günlük koşuşturmanın içerisinde uçmak bizim için çok doğal bir eylem tabi. Hatta uzaktaki yakınlarımız uçakla o kadar bizdelerdi ki, artık mesafelerin ve zamanların bir anlamı yok, sanıyoruz. Sanıyoruz da...

Halbuki gerçek böyle değil!

Uzak, uzaktaydı işte, izlediğimiz filmlerdeki gibi, ulaşımın sonuna gelinmişti, insanlar trenlere doluşup yakınlarına kavuşmaya çalışıyor, havaalanlarından gidebilmenin planlarını yapıyorlardı. Havaalanlarında telefon çekmiyor, bulduğun prizde laptop ya da telefonunu şarj etmeye çalışıyor, çünkü zamanının ne kadarını orada geçireceğini bilmiyordun.
Filmlerde izlediğimiz felaket senaryoları bir gün gerçek olacak mı? Bence henüz değil, ama gerçekleşeceği günler de gelecek. Doğa ve düzenin sahibi bizi ufak uyarılarla dürtüyor bence, biz ise eğer içinde değilsek bunu görmezden gelerek, dümdüz devam ediyoruz hasar vererek ilerlemeye.

Biz şanslı olduğumuz için, uçağın kalkmayacağını öğrenince Milano Malpensa havaalanından Varese'ye geçtik. Bir gece orada konakladıktan sonra tek çıkış yolu olan Roma için araba bulmaya çalıştık, bulduk da, sonra ben 6. ayda ikinci kez, Ancona, Toscana yolundan Roma'ya indim. Bu inişin Toscana'dan geçerken o şarap bağlarına rağmen uzaklaşmak istedim. Milano'dayım, mahsur kaldım dediklerimin, ohhh tadını çıkar cümlelerini anlamaya çalıştım. Gitmeye niyetlenmişsin bir kere, benim gibi sabırlı ama sonunda istediğini yapan bile olsanız, gitmeye karar verdiğinizde durmak o kadar zor ki.
Kendimizi İran'dan kaçmaya çalışan 'Kızım Olmadan Asla' kitabı&filminin başrol oyuncuları gibi oradan oraya koşuştururken bulduk, yarı gülüp, yarı sinirlenerek.

Sonra Roma'dan çok kimselerin bilmediği bir uçakla döndük, insanlar bu kadar uğraşıp yer değiştirmeye çalışırken uçakta sadece 30 kişinin olması gerçekten ilginçti.
THY sağolsun, Roma severlerinin hiç birini iptal etmeden, kimseyi oraya yönlendirmeden, telefonlarına cevap vermeden, hayatını sürdürüyordu.
Doğanın henüz yapacaklarından habersiz insanoğlu, açıklama bile yapamaz hale geldi sonunda hayata.

Bakalım daha neler göreceğiz. Bakalım daha..

Wednesday, March 17, 2010

Kaan Sezyum / Hayat ve Anlamı...

Kaan Sezyum..
Radikal Gazetesi Yazarı. Geçen hafta sevgili eşini kaybetti, ben kaybını hemen o akşam bir arkadaşımdan öğrendim. Tanımasam da çok üzüldüm, insan bir kayıp duyuynca, kendini ya onun, ya da çevresindekilerin yerine koyuyor sanırım, daha da çok üzülüyor..
Kaan Sezyum, eşinin ardından öyle bir yazı yazmışki, insanın en içine dokunan. Kaç kere okudum bilmiyorum, burada yer alsın istedim, biraz daha okuyayım diye...

Hayat ve anlamı

Geçen haftadan beri hayatımın pek bir anlamı yok gibi geliyor. Ne yazılarımı okutacağım birisi, ne sabah güldüğümüz birisi, ne de balkonda kuşları yemlediğimiz birisi var yanımda. Yok yani. İşin en fenası da bu yok oluşun, tam anlamıyla bi yok oluş halinde gerçekleşmesi oldu. Gayet güzel kahvaltı ederken, birlikte Türk kahvesi için tek bir sigarayı ortaklaşa tüttürürken birden akşam oluyor, evde kimseler yok. Çat! Şimdi evde iki kişi kaldık. Kedimiz Tortor da bu vesileyle üzerime kaldı. Yokluk kendisini zamanla hissettiren bir şey. Varken olanı hissetmiyorsunuz, yokken de olmayanı hissediyorsunuz, garip. Kısa sürede çok üzüldüm.
Üzülmemin sebeplerini düşündüm biraz. İnsan çok sevdiği birisini kaybedince (bence) birkaç şeyden dolayı üzülüyor. Ben artık onunla bi şeyler paylaşamayacak olmama üzüldüm. Kumda kendisini temizleyen bir serçe, suyun dibinden giden bi balık sürüsü gördüğümde artık gösterecek kimsem yok. Çok yalnızım. Ama arkadaşlar iyidir, beni yalnız bırakmıyorlar. Yalnız kaldığınız her an bi takım anılar çıt, çıt ya da güm güm şeklinde kafanızın içinde patlayıveriyor. Geceleri uyumak çok zor. İçki de içmediğimden, uyumak için alternatif tıbbın tüm bileşenlerini devreye sokuyorum.
Gözlerimi bilinçli olarak kapatmak istemediğimden yapılabilecek en sıradan şeyi yapı TV’ye bakarken ekran karşısında sızıyorum. Sabah kalkış kısmı daha fena. Uyandıktan sonra yatak keyfi diye bir şey yok. Zaten yatakta keyif yapacak bi şey de yok. Sabahın köründe kargalarla birlikte oturup bok yemeye başlıyorum ben de. Ne yapalım, hiçbir şeyi değiştiremiyoruz ne de olsa. ‘Hayat devam ediyor’ filan diyorlar ama benim için aslında hayat pek devam etmiyor şu sıralar. Neyi devam etsin? Benim için hayat yeniden başlıyor şu anda sanırım. Hem de sıfırdan.
Sevindiğim şeyler de var. Son bir yılı reklam acansındaki işimden ayrılıp evde Nursel’le birlikte geçirmiş olmamız beni en çok rahatlatan şeylerden biri. Ortalama insanlardan çok daha fazla birlikte ve mutluyduk son bir yıl içinde. Evde sabahtan akşama oturup, ağaçlara bulutlara, Tortor’a bakıp gülüyorduk. Çok mutluyduk, gerçekten. Çoğu insanın yaşayamayacağı kadar mutluluk yaşadım son bir senede. Ne yazık ki mutluluk da elektrik gibi bir yere istiflenmesi zor bi duygu. Şimdi o mutluluk anları anı olarak suratıma kapanıyor. Yalnızlığın bir başka karanlık tarafı da ortaya çıkıyor böylece; karşılaşmalar.
Sabahtan akşama çevremdeki birçok şeyde birlikte yaşadığım, eğlendiğim ve mutlu olduğum insanı görüyorum ister istemez. Neyse ki şimdi kendisini Heybeli’ye bıraktık. Bir süre sonra o da adanın bir parçası olacak, Heybeli’ye her gittiğimde belki de enseme konan bir sinek, topraktan çıkan bir çiçek, ağacın tekinde ekşi bi erik ya da peşimden gelen yavru bi kedi olacak. Şimdilik beklemekte yarar var. Hiçbir şey kaybolmuyor, bu da bir gerçek.
Hep çok şanslı olduğumu düşünürdüm. Hâlâ da düşünüyorum galiba. Hep istediğim işi yaptım, beni sıkan protokollere, ıvıra zıvıra bulaşmadım, zora gelmedim, her işim iyi gitti... Ama geçen haftaki bomba biraz fena patladı bende. Şu anda evrensel şans skalasında eksilere düştüm sanırım. Bundan sonrası yukarı çıkış olabilir sadece.
‘Küçük şeylerle mutlu olmayı bilmek lazım’ gibi zırvalar vardır ya, işte biz aynen o laflardaki gibiydik. Küçük ama mutlu bi hayatımız vardı. Dolaptan kestiğim bi parça kaşar peynirine sevinirdi. Susadığı zaman götürdüğüm bi bardak suyun yüzünde yarattığı mutluluğu görmeniz gerekirdi beni anlamanız için. Sabahları sağlıklı olalım diye tek bi aspirini içip “Şimdi mükemmel olduk” diye salak salak sevinirdik. Bahar geldiğinde balkonu çevreleyen ağaçların yaprakları yeşerip her yer yemyeşil olduğunda dünyanın en mutlu ikilisi olurduk. İnsan burnuna Çin yağı sürüp uyuyacak diye sevinir mi? Bazısı seviniyormuş, o da bana denk gelmiş. Şans işi işte.
Bir yandan da birbirimize hiç benzemezdik. Zevklerimiz çok farklıydı ama bana her zaman yeni bir şeyler gösterirdi. İnsan olmayı, çevremi sevmeyi Nursel’den öğreniyordum, daha da alacak çok dersim vardı. Krediler tamamlanmadan kaçtı gitti, bizim krediler de yandı badem oldu. Daha öğrenecek çok şeyim vardı.
Beni hayata bağlayan şeydi kendisi. O gidince iyice saçma sapan bir insan olacağım gibi hissediyorum. Bana kızacak, yaptıklarıma laf edecek ya da beni çekip çevirecek birisi yok şimdi. Dımdızlak kaldım evde, bir de kucağımda Tortor var, mal gibi salonda kanepede oturuyoruz, ağaçların gölgelerine bakıyoruz işte.
Durum böyle olunca hayatın da anlamını görmeye başlıyorum ağırdan. Hayatımızın anlamı anılarımızmış, onu fark ediyorum bi kez daha. Güneş doğuyor, güneş batıyor, haberlerde saçma sapan şeyler, iş yerindeki sıkıntılar, kişisel çekişmeler filan acayip fasa fisoymuş,
bi kere daha ayılıyorsunuz. Ama narkozdan hızlı çıkmak da bi kafa yapıyor. Anlamsızlık içinde buluyorum kendimi sık sık. Evinde oturan ve yaşadığı hayatın bomboş olduğunu gören bir emekli gibiyim. Tek farkım çok güzel yaşadım, geçen haftaya kadar da kazasız belasız geldiydik. Naapalım, piyango bu sefer bana çıktı, yarın başkasına çıkacak, sonraki gün de bir başkasına. Çekiliş hep devam edecek.
Bi fotoğraf filan koymak istiyordum ama hiçbir şeye bakamıyorum. Zaten tüm fotoğraflar benim aklımda. Zamanla çıt çıt açılıyorlar. Şimdi onlara bakmak için çok erken.
Karşılaşmalar, eşyalar ve yerler en fenası. Ama her şey ilk seferinde çok acıtıyor insanın içini. Aynı yerden ikinci geçişinizde sadece içinizde bi sıcaklık kalıyor. Bakalım ne olacak? Hayatımın en büyük darbesinden sonra ne kadar sıcak beni kurtaracak bilemiyorum. Yalnızlık sıcak bi şey değil, onu çok iyi biliyorum.
Geçen hafta tam da şu satırları yazdığım sırada yanımdan gitti, artık yok. Yani var ama, yok. Üzücü ama gerçek, ne yapalım?
Şimdi arkadaşlarla daha fazla zaman geçirilecek, onlarla da güzel anlar paylaşılacak, mutlu yaşamaya devam edilecek. Mutlu olmaktan başka yapacak bir şey yok. Yani var ama, yok.

Wednesday, February 24, 2010

Ankara, bu kez güzel Ankara.


Seyahatlerde her ile özel yazmayı düşünmüyordum aslında. Bunu yazacak ne vaktim vardı, ne de bu kadar yazma isteğim. Ama güzel bir Ankara seyahati geçirince yazmadan edemedim.
Aslında o kadar ufak bir seyahat oldu ki, çok geç saatte otele gelebildik, ben bu saatten sonra kimse aranmaz diye düşünürken Ağaçevdekiperim'den mesaj geldi, uyumamıştı vee hemen kollarıma geldi.
O kadar çok özlemişim ki onu ve birlikte oturmak, konuşmak o kadar iyi geldi ki.. Yoga'dan bahsetti, sevgilisi T'den, arkadaşlarından :) bir kısmını tanıdığım için o kadar iyi geldiki, tanıdıklarımdan haber almak, acayip tatlı tatlı tüm enerjisini akıttı, beni kendime getirdi. Sanki ben hep Ankara'daydım, hep onlarlaydım, hep vardım gibi, çok mutlu oldum, çok sevindim kendime geldim. Yoga'dan bahsetti, o kadar tatlı anlattı ki, hemen ben de başlamak istiyorum yogaya. Sonra eğitimi bitipte uzman olunca o beni çalıştırcak zaten.
Ertesi gün, yine işlerden boğulduktan sonra kardeşimin IKEA paketini bırakmak üzere OdTÜ'deydik. Bizi karşılayan ve birbirinden yakışıklı Sefa, Çağkan ile güzeller güzeli Özge, Aslı, bir de canım kardeşim (:P) Müge ile birlikteydik. Tabi bizim bitmek bilmeyen telefon ve mail trafiği sebebiyle doğru dürüst sohbet edemeden ve ufak bir krizi ayakta karşılamaya çalışmam sebebiyle apar topar otele dönmek zorunda kaldık. Ama hepsine bayıldım, Sefa ile Özge'den İstanbul'da da görüşcez diye söz aldım, Aslı zaten yıllardır bizimle beraber, Çağkan'da bana Adanayı gezdircek :)
Bu kez Ankara'yı bir sevdim ben, pek bir şey görmediğim için mi, yoksa doyamadığım için mi bilmiyorum ama en yakın zamanda bir daha gitmek istiyorum. Hem Çağkan söz verdi, onda kalabilirmişim, Ayşecim'de Odtü'ye yakın...
Bu kez uğrayamadım ama bir dahakine Mandalina'ya da uğrayacağım. E daha ne isterim?
Yılların Ankara'sı bu kez beni gençleştirdi, enerjimi yerine getirdi.

Wednesday, February 10, 2010

Gün doğmadan, deniz daha bembeyazken çıkacaksın yola...*

Havalar ne kadar soğudu, soğuğu çok seven ben bile donuyorum bu aralar... Yok yook, donmaktan değil, yoğunluktan yazamıyorum. Çok uzun zamandır, bu kadar uzun süre üstüste günün doğuşunu izlememiştim, şimdi yakalıyorum ve çok erken başlıyorum güne, geç bitiriyorum. Yeni kitaplar biriktiriyorum, her aya adadığım birinci kitapları bitirmekte bile zorlanıyorum.

Rejimi kaçırıyorum. Asuman Hanım, hayatında kendine ayırdığın özel başka bir anın olmadığı için zevki yemekten alıyorsun dedi, çok doğru.

Asuman Hanım'la çok yakın çalışıyoruz, onu çok seviyorum ve kendisinden çok şey öğreniyorum. Bir sürü eğitim alıyorum, hatta bazılarını bir kaç kez. Faydalı ve keyifli geçiyor iş günleri bu sebepten.

FlashForward'a sardım. Hani şu dünyadaki herkesin 2 dakika 17 saniye geleceği gördüğünü anlatan dizi. İlk sezonu bitirmek üzereyim, devamı Martta yayınlancakmış, daha çok var, heyecanla bekliyorum.

Kayak sezonunu açtım haftasonu Uludağ'da. Kaymayı çok seviyorum, hala kar sapanından vazgeçemesem de, pistlerde fırtınalar estiriyorum.

Sevgililer Günü yaklaşıyor, bunun için en beğendiğim sözlerden birini yazıyorum size, tüm Beşiktaş'lı yalnızlara gelsin :)
"Başka sevgiler görmedi gözümüz, kutlu olsun Beşiktaş'ım sevgililer günümüz..."

Yine turneye çıkıyorum, gelince otellerden yine enleri seçicem.
Ankara, Adana, İzmir, Trabzon, Diyarbakır, Antalya... Birinde yakalayın beni.

* Hürriyet Doğru, Orhan Veli

Wednesday, January 27, 2010

Bu kez kendimi anlattım...


Haluk İlhan, yaklaşık 4 yıldır tanıdığım çok sevdiğim bir abim. Bir internet sitesi var. www.halukilhan.com
Burada bir çok kişiye kendi cümlelerinle, kendisini anlatma fırsatı tanıyor. Bu kez bana dedi, hadi anlat diye.. Ben tabi çok heycanlandım, düşündüm, taşındım, bu akşam konuk oldum sayfasına.. Bu kez düşüncelerim ya da yazdıklarım değil, kendim ve kısa bir özgeçmişimle bir yerdeyim. Paylaşmadan edemedim...

Friday, January 08, 2010

Habertürk'teyiz...


Bugün yayınlanan Habertürk Gazetesi'nin 22. Sayfasında web günlüğüm blog köşesindeyiz. Basına olan çıkartmamız sürecek...
Okuduğunuz, yorumladığınız, ilgilendiğiniz ve takip ettiğiniz için hepinize çok teşekkür ederim.

Sevgiler,

Tuesday, January 05, 2010

Basında Ben..

Bu ay bir kadın dergisinin, güzide bir konusunda görüş bildirdim :) Çok keyifliydi, ben çok eğlenerek yazdım, umarım siz de okurken eğlenirsiniz. Bu çok satan kadın dergilerimizden olan derginin hangisi olduğunu söylemicem, belki denk gelirsiniz diye, dergideki fotoğrafımı buradan da yayınlıyorum ki, karşılaştığınızda ben olduğuma emin olun diye.. Sevgiler,

Friday, January 01, 2010

Yahşi Batı

Yeni yılın ilk postunda yine bir sinema görüşü yazayım, gittikçe daha çok film üzerine konuşur oldum zaten, hayat üzerine cümlelerim kısaldı :)
Popüler filmleri ilk vizyona girdikleri günlerde izlemeyi seviyorum, çünkü sonradan üzerinde çok yazılıp, çizilince, hevesim kaçıyor, ilgim dağılıyor, izleyemiyorum. İşte bu sebepten hadi dedik, bugün izleyelim Cem Yılmaz'ın son filmini.
Ben Hokkabaz'ı çok beğenmiştim, sanki ondan sonraki filmleri hep birbirinin aynıymış gibi, Yani Gora'da Uzay'da, Arog'da ilk çağda, şimdi Western'de, bir sonrakinde Uzak Doğu'da.. vs.
Cem Yılmaz, durum komedilerinin adamı ve o olduğu için gişe yapıyor belki ama, daha konulu bişiler yapsa, çok daha iyi olacak.
Filmin en çok güldüğüm zamanı, temsili gösterinin ve Bir Apaçi Ağlıyor şiirinin okunduğu andır. Bunu da kayda geçeyim, anlatmayayım ki, izlemek isteyenler için tadı kaçmasın.
Filmde Demet Evgar'ı oldukça başarılı buldum ben, bir de arada markalara ince göndermeler var ki, sanırım bu güncelliğin yakalanmasını seviyorum.
Yine filmde gülümseten, kahkaha attıran anlar var tabi ama sinemada izlemeye değmeye bilir. Yine de Cem Yılmaz derseniz, siz bilirsiniz...

Tuesday, December 29, 2009

Carpe Diem!

Bu 2009 bitsin artık, aslında başlangıcından belliydi bu senenin neler getireceği, ben hiç 7 kadeh içermiydim ki, o akşam o kadar içeyim de, yeniyılın ilk günü o kadar berbat geçsin.. yok yok, başından belliydi, nasıl girersen öyle gider derler ya, hiç bir yönden mi gelişme olmaz? Ziyan olmuş, koskoca bir yıl...
Tamam koyduğun hedefleri yaptın mı dersen, evet yaptım, planladığın geziyi gerçekleştirdin mi dersen, evet gerçekleştirdim ama yine de bu sene de bir kayıtsızlık görüyorum, bir harcanmışlık, boşa geçme, yazık değil mi?
O yüzden ilk defa bu sene 2 gün öncesinden kaldırdım takvimleri, ajandaları bitirdim, kaldırdım, hiç bir şey 2009 u göstermesin artık istiyorum, hatırlatmasın! Tabiki yeni sene için yapılacaklar, yapılmıcaklar listelerim hazır ama bu kez kimseyle paylaşmıcam, dedim ya bu yıl bir gıcık oldum ben diye.
2010; sende daha çok AN'ları yaşıcam ve tadını çıkarcam.
***
Bir kitap okudum, hayatım değişti :) Böyle başlıklara bayılırım ve çok gülerim, ben de yazayım dedim. Aykut Oğut, "Evren'den torpilim var" diye bir kitap yazmış, beni anlatmış anlatmasına da, 2009 yılımı hariç tutmuş anlaşılan. Öyle kuantumdu, secrettı dememiş, kendinden örnekler vermiş, kitabı okudum, hazmettim, henüz uygulamıyorum, gerçi uygulamıyorum dediğim bir çoğunu yapıyodum zaten ama 1 Ocak 2010'da yeni hayatıma başlamak için bekliyorum.
***
Kayak Sezonu geldiii, yeni pistlere kavuşmak için gün sayıyorum, e hadi 2010. :)

Friday, December 25, 2009

Avatar - Bayıldım!


Son zamanlarda izlediğim en güzel görsel şölen, en güzel konu, insanlar insanlıktan çıkıyo mu, yoksa hala bazıları için umut var mı?
Pandora'ya gitmek istedim, Na'vi'lerle yaşamak.. O, 3 saat nasıl geçti anlamadım, bitmesin istedim, biz de onlarla yaşayalım. Animasyon tarafı daha çok çekti beni, bağladı resmen..
Çok yazmayayım, en iyisi gidin, görün, üzerinden konuşalım!

Monday, December 14, 2009

Sertab Erener - Açık Adres

Sorma bu ara şu halimi
Bu acıların hepsi mi daimi
Yazık oldu her iki tarafa da
Şimdi sence daha iyi mi

Bir gün oldu, iki gün oldu
Ay oldu, yıl oldu, ümitlere
Unutmuyor gönlüm seni
Seviyor her gün, her gece

Yoruldu, duruldu, kırıldı, vuruldu bir kaç kere
Yazılıdır hepsi hikayede

Yok mu bir haber alan, yok mu gören
Bu mudur adetin, bu mudur tören
Yaz ya da söyle, bulamadım böyle
Neresi açık adresin, neresi yören

* Bu ara ruh durumumu anlatan en güzel şarkı...

Wednesday, December 09, 2009

Bugün doğum günüm!


Bugün doğum günüm...

İlk defa ne yazacağımı bilmiyorum. Sanki bugüne illa özel not düşmek şartmış gibi, halbuki burası benim alanım, benim evim, benim blogum. Bugün değil yarın da yazabilirim içimden gelenleri, öbür günde.. Ama yok. Bugün doğmuşum ya, illa bir kaç kelime karalamalı.

Bugün doğum günüm...

Tam 28 oldum. Saçma geçen bir 27’ye güle güle diyorum. Hızla akan, sanki ziyanmış gibi görünen günler geçiyor yanımdan, üzülüyorum. Oysa her güne bir değer olmalı, her güne bir anı.

Bugün doğum günüm...

Yılbaşı yakınında doğanların doğum günü hep aynı mı? Hep yılbaşı telaşıyla karışıyor mu? Doğum günü dileklerin bile yeni yıl dilekleriyle karışıyor olabilir mi? Belki de o yüzden gerçekleşmiyor isteklerim. Oysa Mart-Nisan’da doğsan mesela, hava hafif soğuk ya da Temmuz akşamında ılık rüzgarda tutacağın dileğin tadı başka. Ama o zaman Yay burcu olmuyorsun di mi, yok istemem, bugün güzel.

Bugün doğum günüm...

28 olmak beni çok olgunlaştırdı, geçen yıllar daha da törpüledi aslında, şimdi daha zor kırılıyor kabuğum, sendeliyor ama düşmüyorum. Umut ne garip bişi, insan ne olursa olsun kaybetmiyor, en umutsuz anında bile ya olursa diye hayal kuruyor..

Bugün doğum günüm...

Yürekten gelen “iyiki doğdun”ları ağlayarak karşılıyorum. Hassaslaştım iyice, hiç bir şeye dayanamıyorum.

Bugün doğum günüm...

Dünyaya gönderildiğim için, bugün bir kez daha şükrediyorum.

Thursday, November 12, 2009

2012 Herşeyin Sonu Mu?

Dün akşam Warner Bros'un davetiyle 2012'yi vizyona girmeden izleme şansına eriştik. Duygu Hanım, her zamanki gibi güleryüzüyle yine bizleri kapıda karşıladı ve film sonunda da uğurladı. Eskiden filmleri vizyona girmeden çok daha önce izleme fırsatımız olurdu, dün neden olduğunu soramadım, neden artık daha geç izliyoruz, merak ediyorum.
Filmde, herkesin merakla beklediği Maya Takviminin sonu olarak bilinen 2012'de büyük depremler, tsunamiler ve doğal afetlerle dünyanın sonunun geleceği ve tüm dünya için yeni bir dönemin başlayacağı anlatılıyor. Tabi yeni dönem sadece, 2012'deki Nuh'un Gemisine binebilenler için başlıyor. Gemiyi elbetteki Çinliler inşa ediyor ve 2012 de dünyanın merkezleri değişip yepyeni bir dönem başlıyor. Film müthiş efektleriyle 2.5 saat boyunca sizi canlı tutmayı başarıyor, geriyor, heycanlandırıyor.. Tüm kıyamet senaryosu içeren filmler gibi abartılı olsa da, 2012'yi izlerin derim, yoksa aklınız kalacak.
Roland Emmerich'in yönettiği John Cusack, Chiwetel Ejiofor, Amanda Peet, Oliver Platt, Thandie Newton, Danny Glover ve Woody Harrelson’ın baş rolde.

Monday, November 09, 2009

Tekrar Çal Sam - Woody Allen


Oyun başladığı andan itibaren zengin dekoruyla gözünüzü alıyor. Görsel ve işitsel öğelerin tamamının etkin kullanıldığı oyunda, karısı tarafından terk edilen Allen'ın bu tramvayı atlatma çabaları ve bu süreçte tanıştığı kızlar, yaşadıkları anlatılıyor. Oyunun hemen başında ve oyun boyunca H.Bogart'ın gelip Allen'a akıl vermesi de inanılmaz :) H. Bogart rolünde zaten çok sevdiğim Sezai Aydın oynarken, Allen'a oğlu Arda Aydın hayat veriyor. Ve gerçekten Arda Aydın oyun boyunca sergilediği performansıyla çok başarılı. Yeni anne olan Sevinç Erbulak, Allen'a tanıştırılan kızlardan her birini canlandırırken, Allen'ın arkadaşının eşi Linda, kıvırcık saçlarıyla ve tatlı sesiyle oyuna renk katıyor.
Tüm oyuncuların harika bir uyum içinde sergiledikleri oyunu izleyenler olacaktır diye, daha fazla anlatmak istemiyorumç. Tekrar Çal Sam, sahnelenmesi bitmeden, izlenmesi gereken oyunlardan biri.

Friday, October 23, 2009

Ünsal Hoca'yı kaybettik..

Ahmet Hakam o kadar güzel anlatmış ki, tanıyomuydu bilmiyorum.
Ben, devam zorunluluğu olmayan okulumuzun derslerinde iğnenin atılamayacağı kabalıkta yer alabildiğim için, iletişim camiasının şanslı insanlarınadn biri olarak ve yurtdışında olduğumdan kaçırdığım son görevime için için hala üzülerek, bu yazıyı buraya taşıyorum.

"Ünsal Oskay kimdi?

““KAFA dengi hocalar nesli”nin son temsilcisiydi...
Yıkanmak istemeyen çocuklar olalım” diye kitap yazdı...
“Tek kişilik haçlı seferleri”nden söz etti...
Sigaraya vurdu kendini...
Sıkı küfür etti...
İletişimin profesörü değil, ağa babasıydı...
Öğrencilerine verdiği en şahane dersi, “Hayatının öznesi ol” cümlesine gizledi...
Türkan Şoray’ı çok ama çok sevdi...
Sezai Karakoç “ellerinden belli olur bir kadın” deyip Judy Garland’ı överken, o tuttu “ayaklarından belli olur bir kadın” deyip “Ajda’nın ayakları”nı övdü...
Türbanın nefret simgesi olduğu dönemlerde türbanlı öğrencilerine, başlarında türban yokmuş gibi davranmasını bildi...
Rus kadınlarını ve Rus klasiklerini çok sevdi...
Kahve falına baktı...
Popüler kültüre sağlı sollu yumruklarla girişti...
“İşinden memnun değilsen her şeyi bırakıp bir kıyı kasabasına yerleş” diye öğüt verdi...
Öğrencilerine platonik aşkın değil gerçek aşkın raconunu öğretti...
Dalgacının tekiydi...
Hiçbir şeyi ciddiye almayacak kadar ciddi bir adamdı...
Sonuna kadar eşitlikçiydi...
Vicdanına sonuna kadar güvenilecek biri oldu...
O ölünce vicdan da ölmüş sayıldı...
ALLAH RAHMET ETSİN...
Ahmet HAKAN - Hürriyet"

Gizli Oturum - Jean Paul Sartre

Dün akşam Kadıköy Haldun Taner Sahnesinde Jean Paul SARTRE'ın Gizli Oturum'unu seyrettik. Oyun Sarter'ın varoluşçuluk felsefesinde insanların ruhlarını ve hayatlarını sorgulayışlarını anlatıyor.Cehennem de aynı odaya konan Garcın, Estelle ve İnea önce birbirlerinden sakladıkları sonra da itiraf ettikleriyle oyunu sürükleyici kılıyor. Özellikle televizyondan tanıdığımız Özge Özder, Gizli Oturum'da çok ama çok başarılı...

Tuesday, October 13, 2009

Once upon a time in New York..

Bu seneki hedeflerimizden biriydi aslında Yeni kıtaya gitmek ama bu kadar kolay olacağını hiç birimiz tahmin etmemiştik. Belirli tarihler arasında ciddi bir avantaj sağlayan Lufthansa'nın kampanyası da
eklenipte karar vermek ve bileti almak için bir günümüz olunca, apar topar tarih seçmek durumunda kaldık, ki çok da iyi yapmışız, bugün olsa yine seçerim, hatta elimden gelse daha da uzun kalmak isterim :)
Uçak biletimizi alınca, ilk iş hemen konsolosluktan randevu ayarladık ki bu öyle kolay bir iş değil, önce İşbankasına 20 $ yatırmanız ve bu yatırdığınıza karşılık PIN numarası almanız gerekiyor, bununla ancak konsolosluğu arayıp görüşme için randevu alabiliyorsunuz. Ve o randevuya kadar uçak biletiniz, kalacak yeriniz, 131 $ Fortis'e yatırılacak vize ücretinin yanında, üzerinize ya da ailenize kayıtlı tüm tapular, çalıştığınız iş yerinin belgeleri hazırlayıp, yapacağınız kendinden emin görüşmeyle orada kalmayacağınıza inandırmanız gerekiyor konsolosluk görevlisini. Bununla da yetmiyor, vize almanız aslında ülkeye tam girişinizi garanti etmez diye bir evrakla ulaşan pasaportunuz sizi daha da tedirgin ediyor.
Kalacak yer içinse açtık hostels.com'u dedik ki, nerede kalmalıyız? Central Park'a yakın olsun yani 50 ile 65. caddeler arasında, West'te olsun ki, her yerin yakınında kalalım, bir de temiz olsun, güvenli olsun, okuduk yorumları, seçtik bize en uygun hostel'i. Ve biz 60. Cadde de Colombus Circle da kaldık ki, gerçekten temiz ve yakındı her yere, tavsiye olunur.

Bundan sonra elimde kitabım aktarmalı uçuşumuzun ilk durağında buldum kendimi, Müge; yol boyu Sex and The City'i anlatıp, Carry 'Her yıl milyonlarca insan New York'a 2L yi bulmaya gelir, Love ve Label....' derlerle beni NY'a hazırladı. Ve havaalanından Amerika kıtasını gördüğümüzde ağaçların arasındaki havuzlu evler şehrin hareketinden hiç ipucu vermiyordu aslında.
Ama gerçekten New York markaların, dev mağazaların, renkli insanların, güzel yemeklerin, kısaca hayatın şehri.. Ben Label'ı gördüm ama Love'ı New York'ta da bulamadım.:)
Her yanında ayrı bir hareket, ayrı bir eğlence olan Manhattan'ın ilk günden Times Square'ini ve Brodway'ini turladık,kişi başı 27 $ olan bir haftalık metropass kartlardan aldık, bu kartlar metro, tren ve otobüs gibi şehir içi tüm ulaşım araçlarında geçerek tüm şehri turlamanızı sağlıyor. Her yer tabelalar, dönen yazılar, yanıp sönen lambalar, ledli aydınlatmalar.. Bizim işi yapan biri, mutlaka New York'u görmeli.

Sonra bizim gördüğümüz ve gittiğinizde mutlaka uğramanız gereken yerlere gelince;
Central Park; Bütün New York burada sabahları koşuyor, öğleden sonra piknik yapıyor.. Biz her sabah Starbucks kahvelerimiz ve yiyeceklerimizle burada kahvaltı yaptık.
Statue of Liberty; Özgürlük Anıtı, tabiki New York'un simgesi onu görmeden gelmek olmaz.
Emprie State; 102. katına kadar çıkılabiliyor ama biz 86 ya çıktık, King Kong'un binası, ben King Kong'u bekledim ama gelmedi...
New York Acquarium; Aman efendim yıllar yılı filmlerden izlediğimiz jawsların burada ta kendileri mevcuttu.
Brooklyn Bridge; Özellikle akşamüstü gidip, güneşi orada batırıp, ışıklı haline hayran olmanızı tavsiye diyorum.
Grand Zero; 11 Eylül'ün vurduğu ikiz kulelerin yerine açılacak müze daha tamamlanmamış, şehrin göbeğini böyle nasıl vurdukları beni gerçekten çok etkiledi.
Harlem; Koyu renkli tenli kardeşlerin oraya giden otobüste bir tek 3ümüzün beyaz olması, turist diye sırıtmamıza sebep oldu sanırım.
Rockefeller Center, Dünyayı yöneten ailenin, yine yüksek binası, meydanı ve heykelleri.
Wall Street; Dünyanın tüm parasının döndüğü cadde. Tam da krizin patladığı tarihten bir yıl sonra, oradaydık..
Times Square; Özellikle yılbaşlarında milyonlarca NewYorklunun yeni yılı karşıladığını haberlerden izlediğimiz ünlü meydan.

Broadway; Tüm müzikallerin ve tiyatroların bulunduğu cadde.
5 Avenue; Dünyanın en pahalı caddesi, tüm markaların en güzel mağazalarının da bulunduğu yer.
Metropolitan Museum of Art; ;Picasso'dan Rodin'e Van Gogh'tan Monet'e bir çok ünlü sanatçının eserlerini ve bir çok kültüre ait örnekleri bulabileceğiniz bir müze.
MOMA; Modern sanatın merkezi
NBC; Dünyaca ünlü NBC kanalının stüdyolarını gezdiren bir tur ve hemen bulunduğu yerde de dizilerden eşyalar satan bir Experience Store bulunmakta.
Roosvelt İsland; Teleferikle geçebilir bu şekilde manzarayı da izleyebilirsiniz.
Union Square; Yine mağazaların bulunduğu bir merkez.
ChinaTown; küçük Shangay dedikleri kadar varmış, sadece kolunuzdan tutup içeriye çekmeye çalışan Çinlilerle dolu bir semt.
Little Italy; Güzel yemekleriyle İtalyan Restaurantlarının bulunduğu yer.
Meat Packing Distreet; Topuklu ayakkabılarla arnavut kaldırımlarından yürüyüp, eğlenceye gidilecek en güzel yer.
Grand Central Terminal; Şehrin en eski tren istasyonu, oldukça da nostaljik.
New York Library;SATC'de Carry'in merdivenlerinde gelinlikle kalalaldığı kütüphane.
United States Post Office; Postane binası, çok etkileyici.

Macy's, Bloomingdales, Century 21, Forever 21 gibi mağazalar alışveriş için ideal. Hangi köşede görürseniz mutlaka girin derim.

Planet Holywood, Hard Rock Cafe, Apple Store, NBA Store, Mtv Store, Barnes & Noble, Yankees Clubhouse Shops, gibi yerlere de gitmeden dönmek olmaz tabiki...

New York'la ilgili ayrıntılı yazılara hem Kırmızı Baykuş'dan, hem Newyork'tan Sevgilerle'den, hem de Bilge'ciğimin sitesinden ulaşabilirsiniz..
Ama yok yok siz yine de bana da sormak isterseniz, mineyaman@gmail.com'dan yardımcı olmaya çalışırım...

Bunlarda benim yemek önerilerim;

İtalyan Restaurant - Cafe Fiorello İtalyan restaurantlarının en klasiklerinden, yemekleri bir harika.
İspanyol Cafe - Europa Cafe - Öğle yemekleri için ideal, her köşede var, istediğiniz salatayı yaptırıp, hemen orada yiyebiliyorsunuz.
Republic - Noodles :)
En güzel Pastane - Manoglia Bakery - Mutlaka gidin diyorum başka da bir şey demiyorum, içerideki o güzel kokunun 1.000 kalori olduğuna eminim..
Max Brenner - Chocolate by the Balo Man Herşeyin çikolatadan olduğu müthiş görüntülerle çıkan herkesin mutlu ayrıldığı yer.
Whole Foods Market - Hemen her semtte mevyeden pastane mamulleri ve sıcak yemeğe kadar herşeyin bulunduğu market. Alıp yeme imkanı burada da mevcut.
Hemen her köşede bulunan Sundee ve Candy Shoplar.
İşte böyle, 8 gün boyunca New York'un yazını da, yağmurunu da yaşadık ve her gün, yaşadığımız her an için ayrı ayrı şükrettik...